<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459</id><updated>2012-03-17T04:28:56.375-07:00</updated><category term='Gösterimde Olanlar'/><title type='text'>Haldun Armagan</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>66</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6123701639536193676</id><published>2012-02-17T07:23:00.000-08:00</published><updated>2012-02-17T07:23:05.714-08:00</updated><title type='text'>YENİ WEB SİTEM AÇILDI</title><content type='html'>En güncel yazılar ve film yorumları için bundan böyle &lt;b&gt;www.haldunarmagan.com&lt;/b&gt; adresine beklerim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6123701639536193676?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6123701639536193676/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6123701639536193676' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6123701639536193676'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6123701639536193676'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2012/02/yeni-web-sitem-acildi.html' title='YENİ WEB SİTEM AÇILDI'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-2425038439236330960</id><published>2011-12-31T06:56:00.000-08:00</published><updated>2012-01-03T05:37:54.099-08:00</updated><title type='text'>OSCAR 2012 HAZIRLIK NOTLARI    (BİRİNCİ BÖLÜM: EN KÖTÜLER)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/--N3TWtNjJQ0/TvzF6bma29I/AAAAAAAAAM8/TQKslo7-5aA/s1600/oscar1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/--N3TWtNjJQ0/TvzF6bma29I/AAAAAAAAAM8/TQKslo7-5aA/s1600/oscar1.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Yeni yılla birlikte, 84. Oscar mevsimi resmen açılıp, muhtemel adayların isimleri ortalıkta dolaşmaya başlayacağından, potansiyel adaylar içinde adı geçenler arasından bir ön liste oluşturdum. &amp;nbsp;Her kategori 3 filmle sınırlı tutuldu (şimdilik) ve 84. Oscar’ın muhtemel adayları arasından en kötüden en iyiye doğru sıralama yapıldı. İlk yazı en kötülere dair:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;EN KÖTÜLER VE BÜYÜK HAYALKIRIKLIĞI YAŞATANLAR:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-HUzFV05vYOs/TvzFH5LzK8I/AAAAAAAAAMM/KV_A_rk_9dA/s1600/mel.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-HUzFV05vYOs/TvzFH5LzK8I/AAAAAAAAAMM/KV_A_rk_9dA/s1600/mel.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;MELANKOLİ/MELANCHOLIA&lt;/b&gt;: “Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler” diyen Özdemir Asaf’ı anımsayarak “bütün filmler hızla fabrikasyona dönüyordu, birinciliği Melancholia’ya verdim” demekten kendimi alamıyorum. “Anlaşılmaz olsun ki değerli bulunsun” mantığına yaslanan, yönetmenin hezeyanları ile bezenmiş, usta isimleri bile kullandığı kamera oyunları ile tıpkı seyirciler gibi şaşkına çeviren bir anlamsızlık abidesi var karşımızda.  İki kızkardeşin sorunlu ilişkileri ve dünyaya çarpmak üzere olan yeni gezegenin yarattığı travma gibi “büyük” laflardan bu kadar saçmasapan bir senaryo ve film çıkabiliyorsa, Lars von Trier’in bundan sonra hiçbir filmini merak etmeyeceğim demektir. Cannes başta olmak üzere festivallerde bazı eleştirmenlerden övgü toplaması ise bir başka yazı konusu olabilir. Herşeye derin anlamlar yüklemeye çalışmanın her zaman en doğru yöntem olduğunu düşünmüyorum. Bazen derin manayı falan bırakın sunulan şey düpedüz anlamsız ve kötü olabilir, tıpkı “Melancholia” gibi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-T2zVenU3PZg/TvzFQRzqbMI/AAAAAAAAAMY/uCxCq5c9EDA/s1600/tree.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" height="141" src="http://2.bp.blogspot.com/-T2zVenU3PZg/TvzFQRzqbMI/AAAAAAAAAMY/uCxCq5c9EDA/s320/tree.jpg" width="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;HAYAT AĞACI/TREE OF LIFE&lt;/b&gt;: En az yarım saat Discovery Channel misali dünyanın oluşumu, insanlığın evrimi konularıyla bağlantılı görseller içeren; oyuncularının ise birkaç satırı geçmeyen diyaloglarla ara sıra görünüp kaybolduğu bir film hayal edin. Olay akışı, karakter gelişimi ve sekans bütünlüğü gibi en temel öğeler es geçilsin. "Tree of Life" eğer Terrence Malick gibi çağdaş sinema ustalarından birisinin imzasını taşımasaydı, değil Cannes film festivalinde alkışlanmak, gösterilecek sinema salonu bulamazdı. Şu anda sinema gişesinde de büyük bir fiyasko yaşayan &lt;i&gt;Hayat Ağacı&lt;/i&gt;, hatayı kendisinde aramalı. Kamera arkasındaki isim Terrence Malick bile olsa bu kadar şematik, kişisel sinema dili yaratmayı belgesel çekmekle bir tutan, diyalogların slogan ya da dinsel referanslara yaslandığı bir film demekki yapılabiliyormuş. Brad Pitt neyse de, Sean Penn’in “ben bu filmde ne yapıyorum” duygusu içinde olduğu çok net hissediliyor. Bir anlamsızlık ve gereksizlik abidesi ödülü de &lt;i&gt;Hayat Ağacı'&lt;/i&gt;na gidiyor. Burada tek teselli yönetmen Terence Malick’e olan hayranlığımın olumsuz etkilenmemesi. Şimdiye kadar yaptıklarıyla hatırlamak bile yeter: “Thin Red Line” “The New World” veya “Days of Heaven” filmlerini oturur yeniden izlerim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-d8e_fqS5pig/TvzFXA5USFI/AAAAAAAAAMk/BIw6Y3qoAWY/s1600/paris.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-d8e_fqS5pig/TvzFXA5USFI/AAAAAAAAAMk/BIw6Y3qoAWY/s1600/paris.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;PARİS’TE GECEYARISI/MIDNIGHT IN PARIS&lt;/b&gt;: Önce hakkını teslim edelim, listede yeralan diğer iki film içinde en “eli yüzü düzgün” olanı. Ancak eli yüzü düzgün derken, yönetmen Woody Allen’ın bu kadar iyi bir oyuncu kadrosuyla çalışıp bu denli “eline yüzüne bulaştırmasını” anlayabilmek de pek mümkün değil. Filmin açılış sekansı bile hata puanı: Bir başka yönetmen Paris’in turistik ve egzotik havasını içeren görselleri açılış sahnesi olarak uzun uzadıya kullansa kesinlikle “amatör sinemacı” diye damgalanırdı. Ama alttaki imza Woody Allen olunca yorumlama biçimi değişiyor. Bakış açısı değişebilir, ama bana kalırsa “Midnight in Paris” şaşkınlık verecek ölçüde amatör işi veya en hafif deyimle özensiz bir çalışma. Birbiriyle ekran kimyası asla tutmayan Owen Wilson ve Rachel McAdams’ın iki sevgiliyi oynaması, ancak Wilson/Allen benzeşmesinin sağladığı yönetmen tercihiyle açıklanabilir. Owen Wilson bir ölçüde Woody Allen’a benziyor tabii, ancak film üzerinden konuşursak, ne Rachel McAdams ile kavgaları ne de aşkları ikna edici. Bir yazarın yaratıcılık sancısı, ilham kaynağı arayışı ve sonunda Paris’in 1920′lerdeki entelektüel ruhuna sığınması bir yere kadar hoş bir fantezi. Ama kalın harflerle söyleyelim: Bir yere kadar. &lt;i&gt;Paris'te Geceyarısı&lt;/i&gt;, bir noktadan sonra basmakalıp diyaloglar ve basmakalıp oyunculuklarla tamamen kontrolden çıkıyor. Belli ki Woody Allen’ın malzemesi bu kadar ve filmi bir yere varmadan tamamlıyor. Tıpkı Gertrude Stein rolünde Kathy Bates’in yazar adayı Gil’in roman taslağına yaptığı yorum gibi: Fena değil, ama içi doldurulmamış. "Midnight in Paris" filminden akılda kalıcı birkaç an şöyle sıralanabilir: Öncelikle film insanda ilk uçağa atlayıp Paris’e gitme isteği uyandırıyor. Cumhurbaşkanı eşi olmasına rağmen Carla Bruni göz dolduruyor ve sırıtmıyor. Ve Adrien Brody kısacık rolüyle öyle bir Salvador Dali canlandırıyor ki, muhteşem. Bununla birlikte Woody Allen’ın filmografi cephesinden bakınca durum pek parlak görünmüyor. Woody Allen ne yazıkki 2005′teki &lt;i&gt;Match Point&lt;/i&gt;’ten bu yana birbirinden vasat ve giderek daha amatörleşen filmleri yapmaya devam ediyor.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-2425038439236330960?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/2425038439236330960/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=2425038439236330960' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2425038439236330960'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2425038439236330960'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/12/oscar-2012-hazirlik-notlari-birinci.html' title='OSCAR 2012 HAZIRLIK NOTLARI    (BİRİNCİ BÖLÜM: EN KÖTÜLER)'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/--N3TWtNjJQ0/TvzF6bma29I/AAAAAAAAAM8/TQKslo7-5aA/s72-c/oscar1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7371512768413670753</id><published>2011-12-07T05:36:00.000-08:00</published><updated>2011-12-07T11:41:07.567-08:00</updated><title type='text'>YENİ HAVUZ PROBLEMİMİZ BELLİ OLDU: BİR YILDA KAÇ HAFTA VAR?</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-rCBaKSD0_6A/Tt9snrig9KI/AAAAAAAAAL0/FjoqdoNIQP8/s1600/gece1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-rCBaKSD0_6A/Tt9snrig9KI/AAAAAAAAAL0/FjoqdoNIQP8/s1600/gece1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Bırakın havuzu doldurmayı, daha gece ve gündüzü anlamayı başaramadık!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;“Bir musluk boş bir havuzu 12 saatte dolduruyor. Musluktan birim zamanda akan su miktarı %20 oranında azaltılırsa, boş havuz kaç saatte dolar?”&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Gelişigüzel bir soru değil bu; ÖSYM sınavında gelen sorulardan biri. Yani verilen cevaba göre öğrencinin geleceğini belirleme anlamında potansiyel güce sahip. Cem Yılmaz’ın gösterilerine bile konu olan “havuz problemleri” aslında mantık yürütme ve matematik zekasını ölçmeyi amaçlar. Ancak konuyla uzaktan yakından alakası olmayan birinin gözüyle bakıldığında kaçınılmaz olarak “yabancı dilde bir soru” muamelesi görecektir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;i&gt;CNBC-e&lt;/i&gt; kanalından takip edenler bilir; ünlü Amerikalı komedyen Jay Leno hafta içi her gün yaptığı “Tonight Show” programında zaman zaman sokağa çıkıp, rastgeldiği insanlara basit sorular soruyor. Başkentimiz neresi, askerlerimizin bulunduğu Irak hangi coğrafyada, başkanımızın ismi ne gibi mesela. Verilen yanıtlar ise, “mizahın en güçlüsü sokaktan gelir” iddiasını haklı çıkartacak nitelikte oluyor her zaman. Washington, Obama gibi cevaplar verilemez mi demeyin, verilemiyor işte.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Amerikan halkının kendisine ve çevresine karşı cehaleti fıkralara konu olacak boyuttadır ve büyük ölçüde doğrudur da. Üniversitelerin yüksek maliyetleri nedeniyle çoğu kişinin öğrenim seviyesi ilköğretimle sınırlı kalır. Lisede okumak ve liseden mezun olmaya atfedilen önem boşuna değildir. (Bakınız sayısız Hollywood filmi ve televizyon dizisi.) &amp;nbsp;Bir de buna Amerikalıların genelde tüm hayatı kendi eyaletinden/kasabasından ibaret sanmasını ve yerel televizyonlar yoluyla bu anlayışın kuvvetlenmesini eklerseniz, Obama’nın başkanlığından bile habersiz olanlar ortaya çıkar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmak gerektiğini tavsiye eden çok güzel bir atasözümüz var. O zaman gelin &lt;i&gt;HaberTürk&lt;/i&gt;'te Pakize Suda’nın elinde mikrofon kamera eşliğinde sokakta rastladığı insanlara sorduğu sorular ve aldığı yanıtların yayınlandığı “yerli Jay Leno” programına şöyle bir gözatalım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;“Arap Baharı nedir" sorusuna “kıvrak, neşeli bir dans” diyen halkımızı tenzih ederek, daha zorlu sorulara geçmek istiyorum! Arap Baharını bilmek için günceli takip etmek gerekli deyip geçelim; ama “bir yılda kaç hafta vardır” veya “gece ve gündüz nasıl oluşur” sorularına gelen cevapları nereye koymalı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Ag7H7xQWisA/Tt9svZTSuFI/AAAAAAAAAL8/H-35vWv-V8M/s1600/gece.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-Ag7H7xQWisA/Tt9svZTSuFI/AAAAAAAAAL8/H-35vWv-V8M/s1600/gece.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Çoğunun “bilmiyorum” dediği “gece-gündüz” sorunsalına(!) akıl yürütenler “güneş ışınlarının az ya da çok gelmesiyle alakalı” yanıtını verdi. Mikrofon uzatılanların hepsi de eskilerin deyimiyle “görmüş geçirmiş” tiplerdi ama nafile! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Cevabı bilmeyen birisi hemen yanındaki arkadaşını işaret etti, “o öğretmen, mutlaka bilir”. Öğretmenimiz ise “unutulmayanlar” dizisine müthiş bir katkıda bulundu: “İnanın ben de bilemeyeceğim. Zaten ben bilgisayar öğretmeniyim.”&amp;nbsp; Dünyanın kendi çevresinde dönmesini farkeden kişi sonunda bir taksici oldu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Benim tüm zamanların favori sorusuna adayım ise “52 hafta” meselesi. Yaşını başını almış insanlar ya “bilmiyorum” demeyi tercih etti ya da yüzlerle ifade edilen rakamlarla genel kültür seviyemizi yıkıp geçti! Örneğin, görünüm itibariyle eğitimli ve modern olduğunu vurgulayan birisi doğrudan yanıtlamak yerine, şöyle bir mantık yürüttü: “Bir ayda 4 hafta var, bir yılda 12 ay; demekki 144 hafta.” Bir başka cevap da benzer güzellikteydi: “Bir yılda 12 ay olduğuna göre, toplamda 165 hafta var.” &amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;“Ne oldu bize” gibi klişelere başvurmak değil niyetim; ama genel kültür, eğitim konusunda biraz da kendimize baksak diyorum. &amp;nbsp;Tüm dikkatler “Ezel’in kabanı” veya “Fatmagül’ün terliğine” yoğunlaşınca, ilkokul seviyesindeki bilgiler bile sanki uçup gidiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7371512768413670753?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7371512768413670753/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7371512768413670753' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7371512768413670753'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7371512768413670753'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/12/yeni-havuz-problemimiz-belli-oldu-bir.html' title='YENİ HAVUZ PROBLEMİMİZ BELLİ OLDU: BİR YILDA KAÇ HAFTA VAR?'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-rCBaKSD0_6A/Tt9snrig9KI/AAAAAAAAAL0/FjoqdoNIQP8/s72-c/gece1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-153034356579662467</id><published>2011-11-23T12:25:00.000-08:00</published><updated>2011-11-23T12:25:29.554-08:00</updated><title type='text'>BİLİMKURGU "ZAMANA KARŞI" İLE GELECEĞİ OKUMAK</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-JYxIfaJGQrQ/Ts1UwKf0_uI/AAAAAAAAALc/jiPHgTOd7y8/s1600/intime2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-JYxIfaJGQrQ/Ts1UwKf0_uI/AAAAAAAAALc/jiPHgTOd7y8/s320/intime2.jpg" width="215" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Sinemada ya da edebiyatta çağın ruhunu doğru okuyup, geleceğe ışık tutan &amp;nbsp;iyi bir bilimkurgunun yeri asla bir başka şeyle doldurulamaz. &amp;nbsp;Edebiyat-sinema işbirliğinin en sıkı örneklerinin bilimkurgu üzerinden gelmesi de tesadüf değildir. Biri dünyasını kurgular, diğeri görsel gerçekliğe dönüştürür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;“&lt;b&gt;Soylent Green&lt;/b&gt;” senaryosu bilimkurgu yazarı Harry Harrison’a dayanarak hazırlanan 1973 yapımı bir filmdir. Bulup izleyin 21. yüzyıl ve daha sonrasına ilişkin inanılmaz gözlemlere sahip olduğunu göreceksiniz.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Bilimkurgu deyince, sinemaya “&lt;b&gt;Blade Runner&lt;/b&gt;” ve “&lt;b&gt;Minority Report&lt;/b&gt;” gibi başyapıtlar kazandırmış olan Philip Dick’i anmadan olmaz. Dick 1982’de yaşama veda etmişti ama “kurguladıkları” ile beyazperdeye aktarılanlar her geçen gün gerçeğe dönüşmekte.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Türkiye’de “&lt;b&gt;Zamana Karşı&lt;/b&gt;” ismiyle gösterime giren “&lt;b&gt;In Time&lt;/b&gt;” belki dört dörtlük bir şaheser değil; ama zamanın ruhunu yakalayıp öteye taşıma konusunda sinemasal kusurlarını bağışlatacak düzeyde iyi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Tn8CHvObEeU/Ts1VWJQCi-I/AAAAAAAAALk/1FcZJKpFDb8/s1600/intime.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-Tn8CHvObEeU/Ts1VWJQCi-I/AAAAAAAAALk/1FcZJKpFDb8/s1600/intime.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Banka hesabını kullanır gibi ömrünüzü harcadığınızı tasavvur edin. Harcama sözcüğünde herhangi bir mecazi çaba yok; yönetmen Andrew Niccol’un “&lt;b&gt;In Time&lt;/b&gt;” filmi, insanların önceden belirlenmiş olan yaşam süresini harcayarak “hayatta kalabildiği” yakın bir geleceği anlatıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Tıpkı unutulmaz “&lt;i&gt;Gattaca&lt;/i&gt;” filmi gibi, senaryo yine Andrew Niccol’a ait: Ölüme çare bulunmuş. &amp;nbsp;Böylece insanların yaşı genetik olarak 25’te sabitleniyor ve kimse daha fazla yaşlanmıyor. Ancak ölüme çare bulunması “nüfus patlaması” anlamına geldiğinden, kapitalist dünyanın belirlediği kurallara göre “seleksiyon” yapılıyor. &amp;nbsp;Parasını veren ek süre alıyor (zenginliğin gücüne göre binlerce, onbinlerce yıl süre almak mümkün) &amp;nbsp;parası olmayan ise 25 yaşının sonunda fişi çekilircesine hayata veda ediyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Yeterince paranız yok ama yaşama azminiz kuvvetli ise, onun da çözümü tefeciden ödünç hayat satın almaktan geçiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Herkesin koluna işlenmiş bir tür barkod olan “ömür sayacı” sayesinde insanlar alışveriş yapıyor, zengin-yoksul ayrımına göre sınırları belirlenmiş bölgeler arasında seyahat ediyor ve gündelik hayatın bütün gereklerini yerine getiriyor. Sayaç sona ererse tabii yapacak birşey kalmıyor; ölmekten başka.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Andrew Niccol, bu ilginç hikayeyi bir polisiye macera tarzı anlatımla beyazperdeye aktarıyor. &amp;nbsp;Oyunculuğu konusunda bütün önyargılarımı kıracak kadar iyi olan Justin Timberlake, uğradığı haksızlığa isyan eden ve zamana karşı yarışan bir karakteri canlandırıyor. Amanda Seyfried ile beraber geçen epey bir kaçma-kovalama sonrası, zenginden alıp fakire verebilecek güçte bir modern Bonnie ve Clyde tiplemesine dönüşerek. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Y39xhDFH-ZM/Ts1WBfpsaQI/AAAAAAAAALs/DxvWuGTAaU4/s1600/intime1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-Y39xhDFH-ZM/Ts1WBfpsaQI/AAAAAAAAALs/DxvWuGTAaU4/s1600/intime1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Anlatım tarzının barındığı klişeleri görmezden gelsem bile, Amanda Seyfried’in resimdeki sivri topuklularla kelimenin tam manasıyla, dağ, tepe, evlerin çatısı ve merdiven dahil en çetrefilli yerlerde deliler gibi koşarak kaçmasına akıl erdiremedim. Herhalde yaş 25 olunca sivri topuk falan vız geliyor!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Daha da önemlisi yönetmen Niccol her nedense tasarladığı öyküyü daha bir geniş bir çerçeveye oturtmayı, içeriğini zenginleştirmeyi denemiyor. Herşey özetlediğim şekilde ve o kadar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: &amp;quot;Georgia&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;; font-size: 14.0pt; line-height: 115%; mso-ansi-language: TR;"&gt;Bütün bunlara rağmen, New York Zuccoti Parkta oturma eylemi başlatarak,&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;kapitalist sistemi “altta kalanın canı çıksın” mantığından vazgeçmeye ve daha insani kaygılarla yenilenmeye çağıranları düşününce “&lt;b&gt;In Time&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b&gt;/&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;b&gt;Zamana Karşı&lt;/b&gt;” bir kez daha bilimkurgunun gücüne şapka çıkarttırıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-153034356579662467?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/153034356579662467/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=153034356579662467' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/153034356579662467'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/153034356579662467'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/11/bilimkurgu-zamana-karsi-ile-gelecegi.html' title='BİLİMKURGU &quot;ZAMANA KARŞI&quot; İLE GELECEĞİ OKUMAK'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-JYxIfaJGQrQ/Ts1UwKf0_uI/AAAAAAAAALc/jiPHgTOd7y8/s72-c/intime2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-2596880225785805192</id><published>2011-10-04T15:06:00.000-07:00</published><updated>2011-10-05T05:56:10.758-07:00</updated><title type='text'>“BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA” NOTLARINDAN</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-KCyo5N9ezsc/TouBz2HFayI/AAAAAAAAALA/fH_3sVFW-lQ/s1600/anatolia.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="175" src="http://1.bp.blogspot.com/-KCyo5N9ezsc/TouBz2HFayI/AAAAAAAAALA/fH_3sVFW-lQ/s320/anatolia.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Etkilenmek ama tam mutluluğu yakalayamamak...&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Hani demiştim ya, ne çekerse çeksin koştura koştura gidip izleyeceğim yönetmenler vardır diye; Nuri Bilge Ceylan mesela, bunların başında gelir. Buna rağmen “&lt;b&gt;Bir Zamanlar Anadolu’da&lt;/b&gt;” üzerine yazmak için acele etmemeye karar verdim. Film kendisi hakkında o kadar çok konuşturdu ki (aslında çok sevindirici bir şey) biraz suların durulmasını, tortunun dibe çökmesini beklemek daha doğru gibi geldi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Tabii bu arada, bizdeki her ateşli tartışmada ne oluyorsa, filmi yorumlama konusunda da aynen öyle oldu. Herşey ya siyah, ya beyaz. Ya yere göğe sığdıramamak ya da yerin dibine batırmak! Bunun bir ortası, makulu yok mu; galiba bizim ülkemizde o kadarı bulunmuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;i&gt;Sabah &lt;/i&gt;gazetesindeki yorumlar iyi bir örnek teşkil ediyordu: Filme bir “Anadolu Destanı” güzellemesini yakıştıran Atilla Dorsay’a göre Nuri Bilge Ceylan sineması artık belgeselden hikayeye geçiş sürecinde. &amp;nbsp;Tam tersine, “Ben belgesel mi izlemeye geldim acaba” diye filmi sorgulayan Hıncal Uluç’a göre ise ortada “üç saatlik estetik sıkıntı” var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bana göre filme ilişkin doğrular, tam da bu ikisinin arasında bir yerde. “Bir Zamanlar Anadolu’da” heyecan verici bir açılış sahnesi eşliğinde öykü-karakter-mekan denklemini kusursuz bir şekilde kurarken, bu duygu giderek yerini tekrarlara terkedip, belgesel tadına hatta didaktizme dönüşüyor.&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Elbette yaptığım bu değerlendirmelerin özünde, aslında "iyi" olan bir eserin "başyapıt" düzeyine çıkıp çıkamadığı sorusuna yanıt arayışı var. Ne olursa olsun, ortada çok iyi yönetilmiş, çok iyi oynanmış ve görselliği nefes kesen bir film var. Bununla birlikte, üç saatin ardından sıkılmak değil de “tatmin olmamışlık” ve “birşeylerin eksik kalması” hissiyatıyla sinemadan ayrılmak sözkonusu. İşte benim meselem tam bu noktadan başlıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-QJGe2Y3Ek6M/TouB6emWSLI/AAAAAAAAALE/wfkAqYzYWlY/s1600/anatolia1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="135" src="http://4.bp.blogspot.com/-QJGe2Y3Ek6M/TouB6emWSLI/AAAAAAAAALE/wfkAqYzYWlY/s320/anatolia1.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Sinemanın en temel kuralı, beyazperdede meramınızı göstermektir, anlatmak değil. Ancak “göstermekten” kastedilen beyazperdeden seyirciye geçmesi gereken duygudur, samimiyettir, filmle birlikte çıkılan içsel yolculuktur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Çok önemli bir nokta daha var: İster anlatsın, ister göstersin; yani başarılı olsun veya olmasın, her filmin bir “derdi” bir “meselesi” vardır ve olmalıdır.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Zaten başarının bir ölçüsü de bu “derdin” size samimi olarak anlatılıp anlatılmaması, o duygunun geçip geçmemesi değil mi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;“Bir Zamanlar Anadolu’da” bana hangi duyguları geçirdi, filmden etkilendiğim halde gerçekten hala emin değilim. Bir polisiye öykü olarak başlayıp, merak ve ilgiyi oraya yoğunlaştıran filmin, epey sonra kasabadaki savcı-doktor-otopsi gevezeliğine dönüşmesi, bütün malzemesi çok iyi hazırlanmış bir yemeğin ocaktan erken indirilmesi gibi geldi...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Kariyerinde “&lt;b&gt;Uzak&lt;/b&gt;” ve “&lt;b&gt;Üç Maymun&lt;/b&gt;” gibi (her ikisini yüzlerce kez daha izleyebilirim) başyapıtlar bulunan ve meselesini hep mucizevi bir görsellikle aktarmış olan Nuri Bilge Ceylan’ın bu son filmini sorgusuz sualsiz beğenmeye şartlanmak ve herşeye bir anlam yüklemeye çalışmak da bana zorlama gibi geliyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;İlle bir metafor yaratmak uğruna, ağaçtaki elmanın ırmakta yuvarlanıp çürümüş elmalara takılmasını “insanı çürüten taşra hayatı” ile ifade etmek mümkün tabii. &amp;nbsp;Hatta, filmin asıl amacının taşranın tekdüzeliğini betimlemek olduğu noktasından hareketle, anlatılan polisiye öyküyü tamamen sembolik bir unsur olarak görenler var.&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;İyi hoş da, Nur Bilge klasında bir sinemacı böyle klişe, böyle basmakalıp metaforlara neden başvursun? Taşra tekdüzeliğinin en mükemmelini “Mayıs Sıkıntısı”nda yapmadı mı? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Ortada bir cinayet var; ama nedenleri, niçinleri ve nasılları yok. &amp;nbsp;Karakterler arasındaki ilişki derinliği “gündelik gevezelikler” seviyesinde. Eğer yorumcuların iddia ettiği üzere herşey bir analoji ve metafor örgüsü ise, bütün bu gevezeliklere ne lüzum var? &amp;nbsp;Taşraya sıkışıp kalmış doktor, savcı, polisten sözedeceksek, bunların hepsi belli bir süreliğine orada değil mi? Bulundukları yer de Gulag Takım Adaları değil sonuçta; tayin olup gitmeyecekler mi eninde sonunda! &amp;nbsp;Sürekliliği temsil eden muhtarın ise zaten bir şikayeti yok, keyfi yerinde...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Uzun lafın kısası, “Bir Zamanlar Anadolu’da” son zamanların en etkileyici filmlerinden, orası şüphe götürmez, ancak Nuri Bilge Ceylan sineması için bir yeni ve üst aşama değil. Buraya filmden iki fotoğraf koydum. Sırf bu görsellik için bile bu film izlenir. Duygularımı özetle şöyle tarif edebilirim: Etkilendim, gözümü kırpmadan izledim, hislendim, ama (kendimi şartlamış olduğum halde) filmin sonunda “işte budur” diyemedim...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-2596880225785805192?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/2596880225785805192/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=2596880225785805192' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2596880225785805192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2596880225785805192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/10/bir-zamanlar-anadoluda-notlari.html' title='“BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA” NOTLARINDAN'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-KCyo5N9ezsc/TouBz2HFayI/AAAAAAAAALA/fH_3sVFW-lQ/s72-c/anatolia.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6540718388745924750</id><published>2011-09-27T13:48:00.000-07:00</published><updated>2011-09-27T13:48:34.604-07:00</updated><title type='text'>EGE SAHİLİNDEN BİLDİRİYORUM: İZMARİTLİ “YAPMA BABACIM” KOKTEYLİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-mpYvoEqHxf8/ToI1fuRkUAI/AAAAAAAAAKw/gC-jKN0oANc/s1600/2011+Ist+Izm+Datca+060.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-mpYvoEqHxf8/ToI1fuRkUAI/AAAAAAAAAKw/gC-jKN0oANc/s320/2011+Ist+Izm+Datca+060.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;Bütün bir yılın hayalidir “tatile çıkmak” oysa tatilde olmanın bazı zorlukları var.&lt;span&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;Zorluk derken, elbette Ege ve Akdeniz koylarının muhteşem güzelliğinden sözetmiyorum. Sorun&lt;span&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;tatil yörelerinde değil, tatile çıkanlarda.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;Çoğu genç yaşta çocuk sahibi olmuş anne babaların çocuklarıyla olan ilişkisini, terbiye etme şekillerini izlerken, hepsinin aynı eğitimden geçtiğine inandım! Çevreye zarar verme veya başkalarını apaçık rahatsız etme pahasına her istediğini yapan, anne veya babası durdurmaya kalkarsa “şımarık ağlaması” şeklinde tanımlanabilecek çığlık ve haykırış eşliğinde “tepinen” çocuklar tatilin tuzu-biberi mi sayılmalı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;Bütün bunlara karşılık büyüklerden gelen “dur annecim”, “yapma babacım” ise çağdaş terbiye yöntemleri hakkında yeterince fikir veriyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-kkvwZxwBdZ8/ToI1qicKWMI/AAAAAAAAAK0/JmZbrIgTu0Q/s1600/2011+Ist+Izm+Datca+065.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-kkvwZxwBdZ8/ToI1qicKWMI/AAAAAAAAAK0/JmZbrIgTu0Q/s320/2011+Ist+Izm+Datca+065.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-OBp77xxFU8k/ToI1vEVkq8I/AAAAAAAAAK4/j9fQhwhU1KI/s1600/2011+Ist+Izm+Datca+069.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-OBp77xxFU8k/ToI1vEVkq8I/AAAAAAAAAK4/j9fQhwhU1KI/s320/2011+Ist+Izm+Datca+069.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;Haydi mantığımızı zorlayarak “çocuklar çocukluğunu yapıyor” diyelim. Peki büyükleri ne yapacağız? Neredeyse bütün yetişkinler belli ki sigara izmaritinin bir şekilde buharlaşıp yok olacağına inanıyor. Sigarasını bitirdikten sonra izmariti sahile atmayan bir tek kişiye rastlamadım. Bir sigara izmaritinin doğada çözülmesi yaklaşık 10 yılı buluyor. Tabii içindeki zehirli maddelerin suya ve toprağa karışması cabası. Keşke sahillere bununla ilgili uyarılar yerleştirilse.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;İçtiği meşrubat kutularını ve her çeşit çöpü özenle şezlongların altına bırakıp sahili terkeden anne babaları her gün tebrik ettim! Sahile vurmuş naylon poşet “ayağına takıldığı” için sinirlenen bir baba, aynı poşeti denizde yüzen oğluna göstererek “bak ne buldum” dedikten sonra tekrar suya bıraktı. Hemen koşturup torbayı ve çöpleri topladım. Ege sahillerinin Orhan Kural’ı gibi hissettim kendimi!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;Deniz, kumsal ve tatil duygusu çok güzeldi; düşüncesiz ve saygısız insanlar dışında.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-uDqBqsrAb3Q/ToI164kDyYI/AAAAAAAAAK8/OUOWjsDHucg/s1600/2011+Ist+Izm+Datca+067.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-uDqBqsrAb3Q/ToI164kDyYI/AAAAAAAAAK8/OUOWjsDHucg/s320/2011+Ist+Izm+Datca+067.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14.0pt; mso-ansi-language: TR;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6540718388745924750?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6540718388745924750/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6540718388745924750' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6540718388745924750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6540718388745924750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/09/ege-sahilinden-bildiriyorum-izmaritli.html' title='EGE SAHİLİNDEN BİLDİRİYORUM: İZMARİTLİ “YAPMA BABACIM” KOKTEYLİ'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-mpYvoEqHxf8/ToI1fuRkUAI/AAAAAAAAAKw/gC-jKN0oANc/s72-c/2011+Ist+Izm+Datca+060.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-9169911080434985823</id><published>2011-09-27T12:45:00.000-07:00</published><updated>2011-09-27T12:45:10.686-07:00</updated><title type='text'>Blogger: İzlediğim bloglar</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.blogger.com/manage-blogs-following.g"&gt;Blogger: İzlediğim bloglar&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;www.emeksinemasiniyasatalim.org&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-9169911080434985823?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/9169911080434985823/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=9169911080434985823' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/9169911080434985823'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/9169911080434985823'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/09/blogger-izledigim-bloglar.html' title='Blogger: İzlediğim bloglar'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7682809089653271438</id><published>2011-08-26T06:12:00.000-07:00</published><updated>2011-08-27T05:23:18.788-07:00</updated><title type='text'>TWITTER VE EĞİTİMLİNİN İLETİŞİM SINAVI</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Teknolojinin başdöndüren hızı eşliğinde hepimiz farkında bile olmadan yeniliklerin parçası oluyoruz. Ancak her nedense yeni teknolojiye paralel olarak görgü ve bilgimiz artmıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;“Ev telefonu ne güne duruyor” itirazı ile cep telefonuna yüz verilmeyen dönemler çoktan tarih oldu. Genelde bir tane, bizim ülkemizde ise en az iki cep telefonu, artık cüzdan ve kimlik kadar vazgeçilmezler arasında. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Uçak yolculuklarında “cep telefonunuzu kapatın” anonsuyla birlikte çevrenize bakın, eğlenceli manzaralar göreceksiniz. Geçende aynı sırada oturduğum “yan komşu” kalkış öncesi uyarıyı dikkate alarak tam üç telefon birden kapattı. Belki bir dördüncüsü de çantasındaydı, herşey mümkün!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Özellikle halkla ilişkiler alanında çalışanların en önemli hedefidir: Önemli şahsiyetlere bir şekilde ama mutlaka ulaşabilmek. Bu kavram çoktandır imkansız birşey olmaktan çıktı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-h9b3Khet74c/TleXQziVSvI/AAAAAAAAAKc/_-LmLnMRMS8/s1600/twit.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-h9b3Khet74c/TleXQziVSvI/AAAAAAAAAKc/_-LmLnMRMS8/s1600/twit.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bu işin güzel tarafı. Ama özel hayatların teşhircilik ötesi bir tavırla herkese sunulması ve her boyutuyla sergilenen düzeysizlik; işte bunu bir türlü anlayamıyorum. Otobüste, uçağın tekerlekleri yere değer değmez ya da bütün toplu yerlerde telefona sarılanların zorunlu olarak parçası olduğumuz “konuşma içeriklerine” akıl erdirebilmiş değilim.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bu cümleyi Türkiye’ye uyarlayacak olursak, “telefonun çektiği her yerde ve her şartta konuşanlar” demek en doğrusu! İnsanlar nasıl oluyorsa, kendi evinden konuşma rahatlığı içinde kavga ediyor, küfürleşiyor, dozu giderek yükselen atışmalarla çevresine dehşet saçıyor, telefonda ayrılığını ilan ediyor veya herkesin gözünün içine bakarak yalan söylüyor.&amp;nbsp; Otelin lobisinde olanca yüksek sesiyle konuşup karşı tarafa havaalanında olduğunu söyleyene şahidim! Toplu tuvaletlerden birinde bağıra bağıra konuşup, bir kooperatifin genel kurulu öncesi lobi yapana rastladım; var mı ötesi!&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Lafa geldi mi “aile mahremiyeti” “başkaları ne der” “özel hayat” “ser verilir sır verilmez” gibi çoktan içi boşaltılmış sözlerle mangalda kül bırakmayan bir toplumun, bir işportacı tezgahı misali kendi hayatını sergilemekten kaçınmaması acıklı gelmiyor mu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Konuyu eğitimsizliğe bağlayıp, “cep telefonu kullanmayı bilen var, bilmeyen var” gibi bir açıklama asla durumu anlatmıyor. Neden derseniz lütfen son dönemde iyice meşhur olan iletişim aracımız &lt;b&gt;&lt;i&gt;twitter&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; üzerinde bir gözlem yapın.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ooQSeFFvyDU/TleXztQpb6I/AAAAAAAAAKg/PaxqiHJiqU8/s1600/twit1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-ooQSeFFvyDU/TleXztQpb6I/AAAAAAAAAKg/PaxqiHJiqU8/s1600/twit1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Twitter kullanıcısı olmak, en azından temel düzeyde İngilizce bilmeyi, belli sınırlar içinde kendini ifade etme becerisini gerektiriyor. Yani eğitimsizlerin &lt;i&gt;twitter&lt;/i&gt; kullanıcısı olarak hemen hiç şansı yok. O halde, “eğitimli kullanıcılar” kendilerini neyle ve nasıl ifade ediyorlar bir bakalım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Her gün gazete sayfalarına “ağzının payını verdi” manşetiyle sunulan ve seviye tespit sınavı yapmak için muhteşem bilgiler içeren haberlerden(!) derlediğim birkaç alıntı:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bir sinema yönetmeni hoşuna gitmeyen bir mesajı yanıtlıyor: “&lt;i&gt;rezil yaratık, köpek...&lt;/i&gt;” Anında cevap geliyor &lt;i&gt;twitter&lt;/i&gt; izleyicilerinden: “&lt;i&gt;ağzına sağlık abi&lt;/i&gt;”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bir yapımcı, bir (erkek) gazeteciye mesaj atıyor: “&lt;i&gt;bak sen beni tanımadın tanıtıcam, sana kloş etekler aldım giydiricem&lt;/i&gt;” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Ünlü bir şahsiyet bir gazeteciye bozulursa ne oluyor, görelim: “&lt;i&gt;fare kadar cesaretin, petkon sıkıyorsa yaz&lt;/i&gt;”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Şarkılarıyla hayatımızda iz bırakmış ünlüler, notaları ve doğru Türkçe yazımını çoktan bir kenara itmiş, kavga ediyor: “&lt;i&gt;kimsin sen, karşı taraf sana muhattap olmuyor...&lt;/i&gt;” Yanıt gecikmiyor: “&lt;i&gt;köpekler havlarsa evsahibi dışarı çıkar...&lt;/i&gt;” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Eğitimli katmanı, sosyetesi, ünlüsü iletişim teknolojisi ile bir eserini, başarısını veya bir bilgiyi herkesle paylaşmak yerine; anadilini doğru kullanmaktan aciz bir imla eşliğinde ve bu tarz bir içerikle kendini ifade ediyorsa, eğitimsize laf söylemeye kimin hakkı var?&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Özdemir Asaf bir şiirinde içsel yolculuk anlamında “kendinde bir yabancıyı aramaktan” bahseder. Çok şükür bizim şöhretlerin çoğunun içine birden fazla yabancı kaçmış; fazla aramaya gerek yok, iletişim görgülerine şöyle bir gözatmak yetiyor.&lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7682809089653271438?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7682809089653271438/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7682809089653271438' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7682809089653271438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7682809089653271438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/08/twitter-ve-egitimlinin-iletisim-sinavi.html' title='TWITTER VE EĞİTİMLİNİN İLETİŞİM SINAVI'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-h9b3Khet74c/TleXQziVSvI/AAAAAAAAAKc/_-LmLnMRMS8/s72-c/twit.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7627630537415272325</id><published>2011-08-19T05:54:00.000-07:00</published><updated>2011-08-23T12:21:11.399-07:00</updated><title type='text'>SON DURAK: BİR EV EĞLENCESİ OLARAK SİNEMA</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Tekelleşmenin her türlüsü olumsuz sonuçlara yol açar; ancak sözkonusu kültür ve sanat ise, iyiden iyiye geçmiş olsun. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Yaklaşmakta olan tehlikeyi adeta bir sanatçı duyarlığı içinde erken teşhis eden Can Dündar, &lt;i&gt;Milliyet&lt;/i&gt;’teki iki yazısıyla Türkiye’deki sinema salonlarının tekelleşmeye doğru gittiğini vurgulayıp, isabetli bir tartışma başlattı. Sektörün %71’ini kontrol edecek olan grup, kendi açısından doğru tavırla, genel hatlarıyla özetlersek “sonuçta kararı gişe verir; seyirci garantili olmayan nitelikli filmler ise yoğun sezon dışında bir şekilde gösterim şansı bulur” demeye getiriyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bundan sonraki süreçte sinemaseverlerin gideceği istikamet, hangi tedbir alınırsa alınsın ve hangi teşvik uygulanırsa uygulansın, maalesef içinde korsanı da barındıran “ev sineması” durağıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Önce bağımsız sinema salonları birbiri ardına yokoldu. İz bırakacak filmlere erişmek uğruna özel çaba göstermeyi göze alan sinema tutkunlarını bile bezdirecek engeller ortaya çıkmaya başladı. &amp;nbsp;Vizyona yeni giren bir filmi şehrin en uzak yerlerinden birinde izlemeye razı olup sinemaya ulaştığınızda yalnızca günde iki seans gösterildiğini öğrenmek nasıl bir duygudur dersiniz?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Seyirciyi yanına katıp içsel yolculuğa çıkartacak filmlerin festivaller dışında sinemalara pek uğradığı yok. &amp;nbsp;Buna karşılık, boş zaman geçirme eğlenceliği faslında beyazperdeye takılan, arada bir cep telefonunu kontrol eden, hatta film sıkıcı gelirse telefonla konuşan "yeni tarz" alışveriş merkezi salonlarında epeydir hakimiyetini ilan etmiş durumda. &amp;nbsp;Şimdi sektörün özenle seçeceği gişe garantili popüler filmler de bu anlamda sıkıntı yaratmayacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Alışveriş sistemine entegre edilmiş salonlar sayesinde giderek "gerçek bir sinema salonunda film izlemek" duygusunu hiç bilmeyen kuşaklar geliyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Yalnızca Türkiye’de değil, aynı durum Amerika’daki salonlarda da yaşanıyor. Ödüllü veya nitelikli bir filmi sinema salonunda izlemek başlıbaşına bir araştırma ve özveri gerektiriyor. Oscar kazanmış olması sonucu değiştirmeye yetmiyor. İşletmeciler “salonu tıklım tıklım yapacak filmler dururken, neden üç-beş kişiye film oynatayım” düşüncesiyle, bazı filmleri gösterim listesine almıyor bile.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Sonrası ise tam bir kısır döngü: Eğer vaktiniz ve paranız bolsa, tek seçenek epey uzaktaki bir sinemanın yolunu tutmak. Böyle bir özveride bulunanların sayısı zaten iyice sınırlı olduğundan, sinema sanatını sadece gişe raporlarıyla anlamaya çalışanlar için, boş salona oynamış görünüyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Avrupa genel anlamda bu durumun farkında ve önlemini almış. Örneğin İngiltere ve Fransa’da tarihi sinema salonlarının yaşatılması için canla başla çalışılıyor. Üstelik devletin desteği en temel aşamada sözkonusu ve gerisi yine özel işletme mantığıyla yürüyor.&amp;nbsp; Tarihi ve mimari değeri olan sinemalar “yıkılamaz” statüsü ile koruma altına alınıyor, sonrasında ise toplum bilinci devreye giriyor. Londra’daki Electric sinemasını yaşatmak için gönüllülerin katkısıyla işleyen bir fon var. Paris’in muhteşem Rex sineması bir vakıf sayesinde ayakta. Böyle salonların varolması, ana akım dışında kalan sinema için kuşkusuz bir hazine değerinde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;GEÇMİŞİ OLMAYANLARIN ÜLKESİ&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Herşeyin iyi tarafını almak felsefesi niye kapitalist işleyiş için geçerli olmuyor anlamak zor. Tamam, zarar eden işletmelere dinamizm kazandıralım, ekonomiye katkıları olsun. Ama her tarihi binayı ve her bağımsız sinema salonunu yok ederek, kültüre bir şekilde “asmayıp da besleyelim mi” mantığı uygulanmış olmuyor mu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-8F8he8W7pFo/Tk5clzufXxI/AAAAAAAAAKU/62ZQJ7dHOGE/s1600/buyuksinema.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-8F8he8W7pFo/Tk5clzufXxI/AAAAAAAAAKU/62ZQJ7dHOGE/s1600/buyuksinema.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-DSZCgKXC8nI/Tk5csGjJ4OI/AAAAAAAAAKY/uSLzDToVp6E/s1600/golbasi.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-DSZCgKXC8nI/Tk5csGjJ4OI/AAAAAAAAAKY/uSLzDToVp6E/s1600/golbasi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bugün Ankara’nın Talip Sineması otopark olarak, Batı Sineması işportacı tezgahı olarak “ekonomiye kazandırıldı”; bu gidişle herhalde Emek veya Alkazar’ın başına da benzer şeyler gelecek. Yokolan her salonla birlikte ortak tarihimizi, kültürel mirasımızı da toprağa gömüyor; geçmişi olmayan adam filminin yeni versiyonlarına önhazırlık yapıyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Ankara’nın en muhteşem sinemalarından biriymiş Büyük Sinema. Ben ona değil ama Maltepe’deki Gölbaşı’nın son zamanlarına yetişebildim. Bakımsızlık ve ilgisizlikten harap haldeydi. Şimdi şu fotoğraftaki bilet kuyruğu iyice hüzünlü geliyor; keşke binaların dili olsa da anlatsa.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Ama rakamların diliyle anlatabilirim: Yalnızca başkent için durumu özetlersek, &lt;b&gt;Ankara son 50 yıl içinde en az 34 sinemasını yitirdi&lt;/b&gt;. Bu rakamın eksiği vardır, ama fazlası yoktur. Büyük çoğunluğu sinema olarak inşa edilmiş olan, dolayısıyla belli bir işletme anlayışına, tarihi doku ve mimari estetiğe sahip salonların kuşaktan kuşağa aktarılamamasının hazin özeti...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Madem ki kararı gişe verecek, o konudaki rakamlara bakalım:&amp;nbsp;&amp;nbsp; İtalya’nın Oscar adayı olan, bir ailenin hırs, mahalle baskısı ve iletişimsizlikle yüklü çözülüş öyküsünü üç kuşak üzerinden anlatan harika bir film “&lt;b&gt;Gördüğüm En Güzel Kadın/La Prima Coda Bella&lt;/b&gt;” 10 hafta gösterimde kalıp, 2.850 seyirciye ulaştı. Evet, yazıyla ÜÇBİN bile DEĞİL! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bir filmin çekim süreci içerisinde Batılı sömürgeci ruhun başka formlarda hayat bulmasını anlatan ve bunu yaparken de asla klişelere yüzvermeyen “&lt;b&gt;Tambien La Iluva/Yağmuru Bile&lt;/b&gt;” gibi bir başyapıt, &amp;nbsp;4 hafta gösterime ancak dayanıp, 2.461 kişinin ilgisine mazhar oldu!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;“&lt;b&gt;Şirinler&lt;/b&gt;” iki hafta içinde 540.000, “&lt;b&gt;Harry Potter&lt;/b&gt;’ın sekizinci bölümü beş haftada 740.000 veya “&lt;b&gt;Transformers 4&lt;/b&gt;” yedi haftada 620.000 izleyici toplamışken, siz işletmeci olsanız hangisini göstermeyi tercih edersiniz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Peki siz sinemasever, “&lt;b&gt;Gördüğüm En Güzel Kadın&lt;/b&gt;” filmini izlemek isteseniz, koca İstanbul’da yalnızca iki salonda oynadığını görünce herşeyi göze alıp onca yol ve zahmete katlanır mısınız?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Elbirliğiyle yokediyoruz ortak belleğimizi. Artık ne doğru düzgün film var ortada, ne de olanlara sahip çıkabilecek sinemalar.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7627630537415272325?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7627630537415272325/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7627630537415272325' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7627630537415272325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7627630537415272325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/08/son-durak-bir-ev-eglencesi-olarak.html' title='SON DURAK: BİR EV EĞLENCESİ OLARAK SİNEMA'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-8F8he8W7pFo/Tk5clzufXxI/AAAAAAAAAKU/62ZQJ7dHOGE/s72-c/buyuksinema.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-1724825468208899681</id><published>2011-08-01T13:39:00.000-07:00</published><updated>2011-08-02T05:32:55.547-07:00</updated><title type='text'>JOHN CARPENTER İÇİN ACELE “MOJO” ARANIYOR</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Tarzına ve yaratıcılığına duyduğunuz hayranlık yüzünden bir yönetmenle aranızda gizli bir gönül bağı kurar mısınız?&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Benim için böyle bir durum fazlasıyla geçerli. Doğrusunu söylemek gerekirse, belli yönetmenler hangi filmi yapsa izler; bazı sanatçıların albümlerini daha herhangi bir tanıtım videosu dönmeden satın &amp;nbsp;alıp dinlemeye başlarım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Sonuç elbette her zaman bu sadakati haklı çıkartacak boyutta olmuyor. Hatta son zamanlarda giderek neredeyse hiç olmamaya başladı. Lafı uzatmamak için sinemayla sınırlı kalırsak, şunu söyleyebilirim: Bu güne dek beni hiç “aldatmayan” yönetmen sayısı maalesef bir elin parmaklarını bulmaz.&amp;nbsp; Terence Malick, Ridley Scott, Christopher Nolan, Tom Tykwer,&amp;nbsp; James Ivory, Paul Thomas Anderson ve belki zorlasam bir kaç isim daha. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bence hepsinin üzerinde durabilen tek yönetmen Stanley Kubrick'tir. En başlangıcından en sonuna kadar, hatta ölümünden önce yaptığı son film de dahil olmak üzere, bütün eserleri başyapıt düzeyinde olan eşsiz bir sinema dehasıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-yph6bMOVm9o/TjcMu4SaZdI/AAAAAAAAAKE/Eb5IIq2ZwNk/s1600/carpenter.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-yph6bMOVm9o/TjcMu4SaZdI/AAAAAAAAAKE/Eb5IIq2ZwNk/s1600/carpenter.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Kor&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;ku türü sözkonusu olunca gönlümde tek bir isim vardır: John Carpenter. &amp;nbsp;Örneğin, Wes Craven önceden bu gruba dahildi, ancak yaptığı onca güzel işten sonra “My Soul to Take” gibi, ironik bir biçimde, yapımcıların 3 boyutlu korkutma saçmalıklarına ruhunu satınca affedilmez bir şekilde gözden çıkartıldı!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;John Carpenter deyip geçmemek gerek.&amp;nbsp; Alfred Hitchcock nasıl sinemada gerilim türüne yeni bir anlam, ifade ve görsel boyut kattı ise, John Carpenter aynı şeyi korku tarzında başardı. Hem de alçakgönüllü bütçelerle.&amp;nbsp; Çevre kirliliği, küresel felaketler ve aramızdaki uzaylılar gibi bugün korku filmi senaryolarında baskın olan bütün temalar ilk olarak Carpenter sinemasıyla beyazperdede hayat buldu. “They Live” 1988’de yapılmıştır; “Escape From L.A.” 1981’de; bir kurgusal şaheser olan "Christine" ise 1983'te. Yapım yıllarının yanı sıra senaristin de Carpenter olduğunu hatırlarsak, sinemasal dehası daha belirginleşir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-dUKoo6HO_L0/TjcM6tJKkQI/AAAAAAAAAKI/HN4TplYkwSY/s1600/Halloween.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-dUKoo6HO_L0/TjcM6tJKkQI/AAAAAAAAAKI/HN4TplYkwSY/s1600/Halloween.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Zqd0R69w-u4/TjcM9LPq7tI/AAAAAAAAAKM/8-aR4M4xjfk/s1600/H2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-Zqd0R69w-u4/TjcM9LPq7tI/AAAAAAAAAKM/8-aR4M4xjfk/s1600/H2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;1978’de yaptığı “Halloween” korku sinemasında tam anlamıyla bir dönüm noktasıdır; sinemada bir çağı kapatıp yenisini açmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Sinemanın her tarzı kendi içinde zorluk taşısa da, ilk sırayı korku sineması alır. Korku sineması genel anlamda, gerçekte varolmayan bir dünyayı kurgulayıp, seyirciyi içine hapsetmek veya gerçek dünyaya kurgusal karakterleri yerleştirip izleyiciyi yaratılan atmosfer aracılığıyla etkilemektir ki bu bir kaç cümleyi “ikna edici” görselliğe dönüştürmek&amp;nbsp; öyle herkesin harcı değildir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;“Halloween” tamamen gerçek bir dünyaya ait olan hikayesiyle, herkesin içinde varolan duyguları korkuyla besleyerek gelişir. Kapalı yerde kalma duygusu, takip edilme endişesi, yalnızlığın tekinsizliği gibi bütün temel öğeler “Halloween” filminde Carpenter'ın ustalığı sayesinde bir başka boyuta dönüşür. Filmin tek “gerçek ötesi” karakteri olan katil Michael Myers, aslında hepimizin çocukluk anılarında varlığını bulan “öcü” kavramından kurgulandığı için yaratılan atmosfer sayesinde fazlasıyla gerçek ve bir o kadar ürkütücüdür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;“Halloween” öylesine bir başarıdır ki, yapımcıların dönüp dolaşıp devamını çektiği korku filmlerinin başında gelir. Benim saydığım, 1978’den sonra çekilen en az altı-yedi Halloween var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-w7pHiqK1cNU/TjcNXlJNQ8I/AAAAAAAAAKQ/pjn5bX-Gh-U/s1600/ward.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-w7pHiqK1cNU/TjcNXlJNQ8I/AAAAAAAAAKQ/pjn5bX-Gh-U/s1600/ward.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bütün bu başarılardan sonra John Carpenter &amp;nbsp;uzunca bir sessizliğe gömüldü. Son dokuz yıldır hiç film yapmadı. Nihayet “The Ward/Koğuş” filmiyle sinemaya döndüğü haberi gelince ister istemez heyecanla sinemaya koşturdum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Sonuç, dev bir hüsran; hem de öyle böyle değil. “The Ward” filminden Carpenter ismini çıkartın, rahatlıkla bir aceminin ilk filmi dersiniz. &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;nbsp;Yapılmaması gereken ne varsa Carpenter bir acemi yönetmen edasıyla hepsini yapıyor. Karakterler ve diyaloglar basmakalıp, öykü kurgusu daha ilk aşamada seyircinin konuyu çözebileceği kadar özensiz. &amp;nbsp;Seyirciyi korkutma adına başvurulan yöntemler, kapalı paketi açınca fırlayıveren kuklanın korkutması düzeyinden farklı değil. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Bütün bunlar da yetmezmiş gibi, filmin sonlarına doğru Carpenter, kamerasını psikiyatri kliniğindeki doktora odaklayıp, konunun özetini geçiyor. Şaka gibi ama öyle: Doktor uzunca bir açıklamayla, baş karakterin çoklu kişilik bozukluğundan mustarip olduğunu anlatıyor; hani kazara filmin görselliği seyirci algısı için yeterli olmazsa diye düşündüler herhalde!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Georgia, serif; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Austin Powers “Goldmember” filminin açılış bölümünde, Dr. Evil dahil bütün meşhur karakterleri Tom Cruise ve Kevin Spacey gibi ünlü isimlerle yeniden canlandıran yönetmen Steven Spielberg’e “herşey çok güzel, ama ‘Mojo’ eksik” diye itiraz eder ya, aynen onun gibi bence John Carpenter için de acil olarak mojo bulunmasında yarar var. Yoksa bir sonraki filmini hiç bekleme niyetinde değilim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-1724825468208899681?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/1724825468208899681/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=1724825468208899681' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/1724825468208899681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/1724825468208899681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/08/john-carpenter-icin-acele-mojo-araniyor.html' title='JOHN CARPENTER İÇİN ACELE “MOJO” ARANIYOR'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-yph6bMOVm9o/TjcMu4SaZdI/AAAAAAAAAKE/Eb5IIq2ZwNk/s72-c/carpenter.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-1302155866701417993</id><published>2011-07-23T05:28:00.000-07:00</published><updated>2011-08-03T01:07:32.242-07:00</updated><title type='text'>SUYUN ÖTEKİ YÜZÜ</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;Yeni Hayat &lt;/i&gt;romanındaki Osman'ın “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” ifadesi kadar iddialı olmasa da, okuduğum bir kitap sayesinde “su” konusundaki algımın tümüyle değiştiğini söyleyebilirim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Seyahat eden herkesin bazı alışkanlıklarını beraberinde götürme huyu vardır. Benim için “kaliteli içme suyu” bunlardan biridir. Nereye gidersem gideyim, PET şişede su bir vazgeçilmezdi. Kimi zaman uzun mesafe yürüyüşlerine, kimi zaman asansörü olmayan Paris’te bir apartmanın 5. katına litrelerce su taşıma pahasına olsa da. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: large;"&gt;Ama şimdiki aklımla yapar mıyım, hayır. Çünkü dünyanın en iyi üç şehir şebeke suyundan birisinin Paris’te olduğunu öğrendim. Tabii daha fazlasını da.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Kardeşim Hakan ısrar etmese, Peter Gleick’in “Bottled &amp;amp; Sold: The Story Behind Our Obsession with Bottled Water” kitabından muhtemelen haberim olmayacaktı.&amp;nbsp; “Şişelenmiş su konusundaki takıntımızın arkasında yatan gerçekler” gibi bir sunumla başlayan böyle bir kitaba, tescilli bir "takıntılı" olarak elbette kayıtsız kalmadım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-QeJm4-sl1m0/Tiq9jSuFUCI/AAAAAAAAAJw/e4BcnYz7qfQ/s1600/Peter.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-QeJm4-sl1m0/Tiq9jSuFUCI/AAAAAAAAAJw/e4BcnYz7qfQ/s1600/Peter.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-aiSe9uOCv9s/Tiq9lQJKkfI/AAAAAAAAAJ0/JDNbANO_qFA/s1600/Kitap.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-aiSe9uOCv9s/Tiq9lQJKkfI/AAAAAAAAAJ0/JDNbANO_qFA/s1600/Kitap.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Dünyada içme suyunun artık PET şişede pazarlandığını ve günde iki, hatta üç litre su içilmesi gerektiği yönündeki yoğun kampanyayı akılda tutarak, rakamların diline bakalım:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Dünyada tüketilen şişe suyu, 1976 yılında 350 milyon galona yakın düzeydeyken, bu rakam 2008 yılında 9 milyar galona, yani 34 milyar litreye yükselmiş. Bütün bunlar korkunç hızla artan su ticaretine ve aynı zamanda müthiş bir PET şişe yoğunluğuna işaret ediyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;2008’de 34 milyar litreye ulaşmış olan ticari su tüketiminin 2011 itibariyle geldiği nokta elbette tahminlerin çok ötesinde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Peter Gleick, su konusunda kıtalararası yaklaşım farkına dikkat çekiyor. Amerika, şehir şebekesinden verilen suyun iyi ve kaliteli olması, bir başka deyişle insanların en temel ihtiyacı olan suya ekstra para ödememesi noktasına yoğunlaşmış durumda. Buna karşılık şişelenip satılan suya aynı titizliği göstermiyor, hatta yeterince denetlemiyor.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Avrupa ise bir yandan musluk suyunu önemserken, bir yandan da şişelenip satılan suların kaynak, hijyen ve sağlık açısından denetlenmesi konusuna eğilip, ciddi kriterler belirlemiş. Ayrıca çoğu Avrupa ülkesinde musluktan akan suyun zaten içilebilir olduğunu, hatta bu konuda tutarlı bir politika uygulandığını &amp;nbsp;vurgulamakta yarar var. Türkiye de ticari sular konusunda Avrupa yönetmeliklerini uyguluyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Amerika’nın durumu fazlasıyla ilginç. Kitabın yazarı Peter Gleick, California eyaletinde yaşayan bir su uzmanı. Dolayısıyla Amerika’dan verdiği örnekler hem çok güncel, hem de tüketim eğilimli bir toplumun ticari zeka ile nasıl manipule edildiğini gösteriyor.&amp;nbsp; Bizdekinin aksine, Amerika Birleşik Devletleri’nde şehir şebekesi suyuna uygulanan denetim, ticari su işletmelerine uygulanmıyor. Şişelenmiş su “gıda” kategorisine alındığı için, tüketiciyi yanıltan firmalar ortalıkta cirit atıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-5IiUL9LvTpM/Tiq90ynGlJI/AAAAAAAAAJ4/APGM9MhP9dU/s1600/polar.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-5IiUL9LvTpM/Tiq90ynGlJI/AAAAAAAAAJ4/APGM9MhP9dU/s1600/polar.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-MrwoV_oIlpo/Tiq922TKMbI/AAAAAAAAAJ8/rVKj-2uycME/s1600/Poland+Spr.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-MrwoV_oIlpo/Tiq922TKMbI/AAAAAAAAAJ8/rVKj-2uycME/s1600/Poland+Spr.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;MARKALAR VE YANILSAMALAR&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Benim de (kitaptan önce) en favori suyum olan “Poland Spring” meğerse bir markadan ibaretmiş! 1845’ten beri Maine adasındaki doğal su kaynaklarından geldiği süsü verilerek pazarlanan Poland Spring, aslında yalnızca bir ticari marka. Yani suyun Maine bölgesinden gelmesi sözkonusu değil.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Benzer şekilde “Arctic Spring” markası tüketiciye “Kutuplardan gelen su” imajını verse de, gerçekte suyun kaynağı kutuplarla uzaktan yakından alakası olmayan Florida! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Amerikan firmaları, yine bizdekinin tersine, suyun ana kaynağını ve analiz raporunu belirtmek gibi bir zorunlulukla karşılaşmadığından, reklam zihniyetiyle kelime oyunları yaparak tüketiciyi kandırmakla meşgul. &amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;“Glacier Mountain” markasını “buzul suyu” sanarak herhalde yüzlerce kez satın almışımdır.&amp;nbsp; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Glacier Mountain&lt;/i&gt;, yani buzul dağı kaynağının aslında New Jersey olduğunu öğrenince öyle bir bozuldum ki!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;TİCARİ CİNLİK&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Amerika’da kutuplardan gelen su imajıyla ambalajlanan bir sürü “Arctic” markası var. Hatta bunlardan bazıları musluk suyunu arıtıp, “kutuplardan” diye pazarlıyor!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-yRRBTZsNVk8/Tiq9-9YxSLI/AAAAAAAAAKA/651f2iFOnGw/s1600/Su-din.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-yRRBTZsNVk8/Tiq9-9YxSLI/AAAAAAAAAKA/651f2iFOnGw/s1600/Su-din.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Ama şişe suyu ile dinsel arınma bölümünü okurken, ticari zeka konusunda kimsenin Amerika’nın “eline su dökemeyeceğine” kanaat getirdim. Evet, şaka değil “Holy Drinking” yani Kutsal Su diye pazarlanan bir marka var. Suyu içiyor ve günahlarınızdan arınıyorsunuz. Bu kadar kolay. Yeter ki biraz fazla parayı gözden çıkartın: Şehvet, kibir ve hırs gibi günahlardan arınmak için bir şişe içmek yeterli; ama öfke ve açgözlülükle bağlantılı günahlardan ancak kutsal sudan 3 şişe içerek arınmak mümkün! Siz en iyisi 20 dolar verip 3’lü paketten alın, olsun bitsin.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;ÇÖZÜM NE?&lt;br style="mso-special-character: line-break;" /&gt; &lt;br style="mso-special-character: line-break;" /&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Suyu kaynağında şişelemek de alternatif çözüm değil aslında. Su kaynağının olağan akışın ötesinde pompalanması, fabrika ile kaynak arasındaki bağlantının çevresel etkisi ve bir petrol türevi olan plastiğin yarattığı müthiş kirlilik, sürdürülebilir bir ekolojik dengeyi imkansız hale getiriyor. Bütün bunların ötesinde, plastiğin suyla temasıyla zaman içinde oluşan bakteriler suya karışıyor. &amp;nbsp;Ne yazık ki, çoğu kez farkında olmadan üstüne para vererek, bakterili su içiyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Su içmekten vazgeçilemeyeceğine göre, temel çözüm yaşadığımız yerlerin musluk suyunun içilebilir olmasına odaklanmaktan geçiyor. Anadolu’da bazı iller musluk suyu bakımından çok şanslı; ama büyük metropollerde durum tam tersi. İstanbul’un lüks otellerinde “musluk suyu içilmez” uyarısını gördüğümde hep içim burulmuştur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Oysa aşırı kalabalık nüfuslu kentlerde bile sistemli çalışarak ve kaynakları iyi değerlendirerek, içilebilir musluk suyuna ulaşmak hayal değil. Paris belediyesi 2005 yılında “musluk suyu iyidir ve içilmelidir” kampanyası başlattı. Fazlasıyla da amacına ulaştı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Tıpkı, Londra, Viyana, New York, Cleveland gibi büyük kentlerin şehir şebeke suyunu iyileştirme yarışına yönelmesi gibi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Georgia, 'Times New Roman', serif; font-size: large;"&gt;Sonuçta hem doğal kaynakların hem de insanların yararına adımlar atılmış oldu. Peter Gleick’ın kitabında özellikle vurguladığı gibi, aşırı kalabalık nüfus, bir kentin kötü şebeke suyuna sahip olması anlamına gelmiyor. Yapılan analizlere göre, halen dünyanın en kaliteli musluk suyuna sahip kentleri sıralamasında New York, Paris ve Londra ilk üç sırayı alıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-1302155866701417993?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/1302155866701417993/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=1302155866701417993' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/1302155866701417993'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/1302155866701417993'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/07/suyun-oteki-yuzu.html' title='SUYUN ÖTEKİ YÜZÜ'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-QeJm4-sl1m0/Tiq9jSuFUCI/AAAAAAAAAJw/e4BcnYz7qfQ/s72-c/Peter.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8201325737401155262</id><published>2011-07-01T21:00:00.000-07:00</published><updated>2011-07-02T14:38:39.881-07:00</updated><title type='text'>WALL.E, TÜKETİM KÜLTÜRÜ; HOLLYWOOD, KÜRESEL YALNIZLIK</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Önceleri bir slogan havasında görünen küreselleşme&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;kısa sürede oyunun kurallarını değiştirdi ve tüm dünya düzenini temsil etmeye başladı. Nereye giderseniz gidin, tüketme arzusu, Amerika'dan Japonya'ya, Avrupa'dan Pasifiklere kadar bütün toplumları adeta esir almış durumda. &amp;nbsp;Bunların tek tük istisnası belki çıkar, ama resmin bütününü etkilemez. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;İşte şimdi oturup &lt;b&gt;Wall.E&lt;/b&gt; filmini yeniden izlemenin tam zamanıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-gFgh1a0IKNA/Tg6XAcXCjqI/AAAAAAAAAJg/qXLUsaAOVmg/s1600/wallE.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-gFgh1a0IKNA/Tg6XAcXCjqI/AAAAAAAAAJg/qXLUsaAOVmg/s1600/wallE.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;SAOMA HALKI ve FAST-FOOD &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Jean Baudrillard, 1998'de toplumların tüketim alışkanlıklarının değişmesine ve "bir şeye sahip olmak" üzerinden mutluluk tanımı yapılmasına dikkat çekmişti. &amp;nbsp;"İnsanlar bütün enerjisini sahip olmaya ve sahip olduğunun farkına varılmasına harcıyor" diyen Baudrillard, iyi ki bugünleri görmedi!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Pasifik Okyanusunda irili ufaklı adalardan oluşan 60 bin nüfuslu bir ülkedir Amerikan Samoası; ama ülkelerarası “aşırı şişman nüfus” sıralamasında dünya birincisi olması, global ekonominin boyutunu göstermeye yeter. Samoa halkı, toplam nüfusun % 93,5 oranında obeziteden muzdarip olması gibi dünya çapında bir listeye ilk sıradan girme başarısına (!) elbette birdenbire ulaşmamış. Yerel yemekler bir kenara itilip, onun yerini Amerikan tarzı pratik fast-food alınca; yani aşırı doz mısır şurubu yüklemeli beslenme sayesinde, Saomalılar &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;şöhret basamaklarını tırmanmaya başlamış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Popüler kültür sayesinde, bildiğin kahvenin bir zincir markadan içilmesi, kolalı içeceğin “zero” olması dünyanın en önemli meselesi adeta. Hepimiz de bunu bir güzel “yutmayı” başardık. &amp;nbsp; Mutluluğun tanımı, bir nesneye -diyelim bir cep telefonuna- sahip olduğunu etrafa gösterebilmekle eşit hale geldi.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Şimdi dünyanın hangi ülkesine gidersen git aynı markalar, aynı zincir mağazalar ve aynı tüketim düzeni. Daha önce hiç gitmediğin bir ülkede bile olsan, sürekli olarak “ben bunu daha önce yaşamıştım” duygusunun ağır basması. Doğru bir sözdür, “insan alışkanlıklarıyla yaşar”.&amp;nbsp; Ama orijinallik tarih oldu, farkında mıyız? Nereye gidersem aynı veya benzer şeyleri bulacaksam, dünyayı merak etmenin keyfi nerede kaldı...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Özeli Paylaşarak Nereye Kadar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bütün bunlar işin seyahat kısmı. Gezmem, evimde otururum demek de çözüm değil. Çünkü içinde yaşayanlar açısından durumun farklı olduğunu sanmıyorum. Herşeye ulaşmak mümkün, her istediğini elde etmek olası. Bulunduğun yerde yoksa, İnternet sayesinde bütün dünya bir alışveriş kapısı.&amp;nbsp; Sürekli iletişim halinde gözüken ama birbiriyle doğrudan konuşmaktan kaçınan, insani teması önündeki telefon ya da bilgisayar ekranıyla özdeş kılan bir dünya kuşağının bireyleriyiz artık.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bütün bunlar insanları daha fazla mutlu etmeye yetiyor mu? Benim yanıt aradığım soru bu. Son zamanlarda giderek artan sayıda sinema yıldızının hayatına son verme girişimini, bunalımlarını okuyunca irkildim. Normal hayattakilerle, “istediği herşeye sahip” görünen şan-şöhret sahipleri arasında ne yazıkki ciddi bir fark yok. Sıradan yaşayanlar, küresel iletişim olanakları sayesinde “sıradan olmadıklarını” kanıtlama, herşeyi elde etme derdine düşüyor; sıradışı olanlar, herşeyi elde edenler ise bu hayatı çekilmez buluyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Acaba bir kişi sokağa çıkmasını, eve dönmesini, yemek yemesini “twit” atınca; bir başka deyişle günlük yaşantısını &lt;i&gt;Biri Bizi Gözetliyor &lt;/i&gt;konumuna çevirince mutluluğu çoğalttığını mı düşünüyor? Mutluluk bu denli kolaysa, neden kimsenin kimseye tahammülü yok ve neden insanlar intiharı bile otobüs duraklarında naklen yayına çevirecek dozda travma içinde?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-fIgJmRGqoKw/Tg6XeShd-kI/AAAAAAAAAJk/M2rGGPtiR1g/s1600/meyers.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-fIgJmRGqoKw/Tg6XeShd-kI/AAAAAAAAAJk/M2rGGPtiR1g/s1600/meyers.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Heath Ledger ve Jonathan Rhys Meyers&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Jonathan Rhys Meyers’ın gözlerindeki ifade,&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&amp;nbsp;derinden yaralı bir ruh halini çağrıştırıyor.&amp;nbsp; Meyers, 1977 Dublin doğumlu, ama genç yaşta Hollywood’un altın isimleri arasına girmeyi başarmış; hangi yönetmenle istese çalışacak karizmaya sahip sıradışı bir aktör.&amp;nbsp; “Tudors” dizisiyle geniş kitlelere ulaştı, ancak sinema kariyeri “Velvet Goldmine”, “Ride With The Devil” ve “Match Point” gibi başyapıtlarla dolu. &amp;nbsp;Kelimenin tam anlamıyla, şöhretin doruğundayken canına kıymak istedi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-vE3EnumwipM/Tg6Xl1bFhkI/AAAAAAAAAJo/h1dgr3lG_K8/s1600/Heath.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/-vE3EnumwipM/Tg6Xl1bFhkI/AAAAAAAAAJo/h1dgr3lG_K8/s1600/Heath.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-QsDK10qNp64/Tg6XnJIsy-I/AAAAAAAAAJs/LOOAMJXIDFs/s1600/Johnny.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-QsDK10qNp64/Tg6XnJIsy-I/AAAAAAAAAJs/LOOAMJXIDFs/s1600/Johnny.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Heath Ledger bir başka sıra dışı yetenek. Ne yazıkki, kasıtlı veya değil, aldığı ilaçlar dozaşımından ölümüne neden oldu. 1979 yılında dünyaya gelmişti, 2008’de yitiverdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Tıpkı ilaç bağımlısı olmanın Michael Jackson’un sonunu hazırlaması gibi. Teorik olarak herşeye sahip olanlar, dayanılmaz ruhsal ve fiziksel ağrılar içinde. Üstelik bir yandan servet ve şöhretini hayatını karartmak yolunda kullanıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;İyice tekdüzeleşen dünyanın “diğer” insanları da ellerindeki bütün teknolojik imkanları kullanıp benzeri ruhsal ağrılara doğru yelken açma derdinde!&amp;nbsp;&amp;nbsp; Herşeyi ekran üzerinden yapmaya şartlanmış, &lt;b&gt;Wall.E&lt;/b&gt; dünyasının insanlarına bir de bu gözle bakın. "Wall.E sempatik bir robot hikayesi" diyenler varsa, lütfen iki kere düşünsün.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Johnny Depp&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Geçenlerde televizyona çıktı Johnny Depp, iddialı bir talk-show programıydı.&amp;nbsp; Anlaşılan yapımcı şirket Karayip Korsanları serisinin en son halkası "On Stranger Tides" filmini tanıtmak için Depp’e rica etmiş. Johnny Depp program boyunca “ben ne arıyorum burada” edasını hiç terketmedi ve soruları genellikle evet-hayır tarzı tek sözcükle yanıtladı. Kendisi o kadar sıkılgan ve o kadar sahiciydi ki, bir anda hayatın sırrını çözdüğünü düşündüm.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bugüne kadar 54 filmde oynayıp, birbirinden çok farklı karakterilerin ruhuna eldiven misali bürünmüş dev bir aktör, kendisi hakkında konuşurken sıkılıp, bunalıyor. &amp;nbsp;Gerçek Johnny Depp hangisi derseniz, bence her ikisi de. Bir karakteri canlandırırken, ruhunu tamamen ona teslim ediyor; ama film bittiğinde de sıradanlaşıp psikolojisini dengelemeyi başarıyor. &amp;nbsp;O talk show sırasında nasıl göründüğüne, nasıl bir imaj çizdiğine, filmin tanıtımının başarısına odaklanmış olsaydı, ilerde başka ağrılar-sancılara teslim olması kuvvetle muhtemeldi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Mutluluğun sırrı "herşeye ve her istediğine sahip olmak" değil. Tam tersine bu tür çabalar içsel mutluluk ve huzuru daha çok aşındıran bir işlev görüyor. Dışarıya mutlu olduğunu kanıtlamaya çalışmakla, hayatı içine sindirmek arasındaki fark da işte bu. &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8201325737401155262?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8201325737401155262/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8201325737401155262' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8201325737401155262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8201325737401155262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/07/walle-global-ekonomi-hollywood-kuresel.html' title='WALL.E, TÜKETİM KÜLTÜRÜ; HOLLYWOOD, KÜRESEL YALNIZLIK'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-gFgh1a0IKNA/Tg6XAcXCjqI/AAAAAAAAAJg/qXLUsaAOVmg/s72-c/wallE.png' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7082162742828492490</id><published>2011-05-27T20:58:00.000-07:00</published><updated>2011-05-27T21:24:26.034-07:00</updated><title type='text'>BİR SİNEMA OYUNCUSU OLARAK, GREEN CARD</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5DNKYGfqOw0/TeBxdj_kRXI/AAAAAAAAAJI/-cL0Vu-t4po/s1600/Blood+Red.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" src="http://1.bp.blogspot.com/-5DNKYGfqOw0/TeBxdj_kRXI/AAAAAAAAAJI/-cL0Vu-t4po/s400/Blood+Red.jpg" width="262" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-H9KNIT3X7FI/TeBxfTclfcI/AAAAAAAAAJM/Ra0eWMXhQXM/s1600/Cross.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" src="http://1.bp.blogspot.com/-H9KNIT3X7FI/TeBxfTclfcI/AAAAAAAAAJM/Ra0eWMXhQXM/s400/Cross.jpg" width="282" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;GREEN CARD, FİLMİN BAŞ KARAKTERİ OLURSA&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Bir filmin kendi konusu kadar, arka planı da ilham verici olabiliyor. Hatta bazı durumlarda bu arka plandan bambaşka dünyalara yelken açmak olası.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;“&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;The Proposal/Teklif&lt;/b&gt;” filminden sözediyorum.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px; line-height: 21px;"&gt;Sandra Bullock ve Ryan Reynolds ikilisini romantik komedide biraraya getiren "The Proposal" aslında kötü bir film değildi, ancak hemen ardından yaşanan gelişmelerin etkisiyle özellikle Sandra Bullock açısından biraz çabuk eskidi. Benim içinse yeni bir araştırmanın ilham perisi oldu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Filmin çevrildiği günler, henüz Sandra Bullock’un “A Sınıfı Oyuncu” diye adlandırılabilecek “Gizli Hollywood Anayasasına” adını yazdıramadığı döneme denk düşer. Ama talih kuşu pek yakında başına konacaktır. Sandra Bullock “The Proposal” filminden kısa bir süre sonra “The Blind Side” filminde oynar ve “bileğinin hakkıyla” Oscar heykelciğini kucaklar. Hatta bununla da yetinmeyip, “bugüne dek beni ciddiye almadınız, ama işte karşınızda ve Oscarlıyım” diye özetlenebilecek, siyaseten doğruculuğu elinin tersiyle iten ve Hollywood sistemine kayıtsız şartsız teslim olanlara kafa tutan bir konuşma yapar.&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Neyse konumuz aslında bu değil! “&lt;b&gt;The Proposal&lt;/b&gt;” hırs küpü bir işkadını ile onun asistanı arasında geçen bir öyküdür. Kanada vatandaşı olan Margaret Tate (Sandra Bullock) çalışma vizesiyle Amerika’ya yerleşmiştir. Hırstan çatlayacak kadar kendini işe vermiş olsa da, vizesi sona erince, uzatma imkanı bulunamaz. Kariyeri bırakıp eve dönmek yerine, bir Amerikalıyla evlenip Yeşil Kart/Green Card sahibi olmanın yollarını arar. Bulur da: Asistanı Andrew Paxton’ı evlenmeye zorlar, hem de kabul etmediği takdirde işten çıkarma tehdidiyle!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Zaten filmin ilham verici olması da, benim açımdan rollerin tamamen tersine çevrilmesiydi. Gerçek hayatta, Green Card alıp Amerika’ya yerleşmek için anlaşmalı evlilik de dahil olmak üzere her yolu deneyenler var. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Göçmenliğe ilişkin bir statü olsa bile, Green Card’ın sosyal ve kültürel bir simge olduğunu da kabul etmeliyiz. Sayısız müzisyene ilham veren, romanlara konu olan, hatta Sting'in unutulmaz şarkısı "Englishman in New York" ile popüler hafızalara kazınan Green Card'ın çekiciliği karşısında Hollywood kayıtsız kalabilir miydi; elbette hayır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;"Green Card" Filmini ve O Muhteşem Evi Hatırlamanın Tam Zamanı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-j0DEEPUKGjM/TeBxmaeBCSI/AAAAAAAAAJQ/4uEs-6EyRGo/s1600/GC+Movie.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" src="http://3.bp.blogspot.com/-j0DEEPUKGjM/TeBxmaeBCSI/AAAAAAAAAJQ/4uEs-6EyRGo/s400/GC+Movie.jpg" width="257" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-RN48yqj8PtY/TeBxoNEC1vI/AAAAAAAAAJU/OJgpCmC6edE/s1600/Green+Card+Roof.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="266" src="http://4.bp.blogspot.com/-RN48yqj8PtY/TeBxoNEC1vI/AAAAAAAAAJU/OJgpCmC6edE/s400/Green+Card+Roof.png" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;"I am an alien, I am a legal alien" sözleriyle Sting, New York'taki hayatını "İngilizim ve ABD'de yasal statüye sahibim" diye özetliyordu şarkısında. Yönetmen Peter Weir, “Green Card” filminde bu mantığı bir Fransıza uyarladı. George Faure isimli Fransız kendisine New York'tan yapılan iş teklifini kaçırmamak için Amerika'ya geliyor, ama çalışma izni olmadığı için Amerika'da kalmanın yolunu arıyordu. New Yorklu Bronte Parrish ise çok bağlandığı evinden kopmamak için herşeyi yapmaya hazırdı. Evde oturabilmesi evli olma şartına bağlı olunca, (New York'ta ev arayanlar bu tür şeylerin pek de fantezi olmadığını gayet iyi bilir) ikisinin hayatı "ortak çıkarlarda" buluşuyordu. &amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Ayrıca resimdeki eve bir bakın, böyle bir ev uğruna herşey göze alınmaz mı &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Wingdings; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;J&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Wingdings; font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Alınır derseniz, damadın green kart sahibi olmak, gelinin ise evsahibi olmak uğruna “hayatlarını birleştirmesi” bir bakıma "hayatın gerçekleriyle" yüzleşmekten geçiyor. Filmin devamı da bunun üzerine kurgulanmıştı: George (Gerard Depardieu) ve Bronte (Andie MacDowell) için çok “mantıklı” olan bu evlilik, acaba göçmenlik dairesindekilerin gözüne nasıl görünecek?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Q-M3x-jK36Y/TeBx61d2RfI/AAAAAAAAAJY/JbtR2Xpxo_E/s1600/Elia+Kazan.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" src="http://3.bp.blogspot.com/-Q-M3x-jK36Y/TeBx61d2RfI/AAAAAAAAAJY/JbtR2Xpxo_E/s400/Elia+Kazan.jpg" width="266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Elbette Hollywood'un Yeşil Kart ilgisi bir tek filmle sınırlı değil. Green Card ve göçmenliği kullanan film sayısının bir araştırma konusu olabilecek kadar çok olduğunu görünce, ben de devam ettim.&amp;nbsp; Yeşil kartı adeta bir "aktör" gibi kullanan, öyküsünü göçmenlik ve onunla ilgili sorunlara dayandıran filmleri derledim. Bir filmin başka fikirlere esin kaynağı olması diye birşey varsa, işte budur. &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;America, America&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;: Türkleri ve Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren filmlerin başında Elia Kazan imzalı "America, America" gelir. İstanbul'dan New York'a gelen bir göçmenin hayatını anlatan 1963 yapımı film çoktan klasikler arasına girdi bile.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Coming to America&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;: John Landis imzalı bu film, New York'un Queens bölgesine yerleşip, hayatının kadınını arayan bir göçmen veliaht prensin mizahi öyküsüdür. Mizahın sunduğu olanakları bol bol kullanan Eddie Murphy bu filmdeki rolüyle önemli bir çıkış yakaladı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-eM1U7BkB_F8/TeByBDLN05I/AAAAAAAAAJc/Srt60XcOGMI/s1600/ABCD.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-eM1U7BkB_F8/TeByBDLN05I/AAAAAAAAAJc/Srt60XcOGMI/s1600/ABCD.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;ABCD&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;: Amerika'ya göçeden Hintlilerin sorunları ele alan "ABCD" kuşak farkı ile kültürel çeşitliliği vurgular. Tabii bir Hint filminin rengarenk uyumuyla, bolca dans ve müzik eşliğinde. &amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Born in East L.A.&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;: 1987 yapımı bu filmde İspanyol asıllı göçmenler anlatılır. Özellikle üçüncü kuşak göçmenlerin karşılaştığı kültürel ve sosyal problemleri ele alan Born in East LA, göçmen dairesindeki sorunların da üzerine gider. Hatta dramatik bir durumun altını çizerek: Göçmenlik Dairesinde bürokrasi kurbanı olup, eksik evrak diye Meksika'ya geri gönderilen genç, “kağıt üzerinde” kendi ülkesine geldiği halde; tüm hayatı Amerika'da geçtiğinden, "anavatanında" tek kelime bile İspanyolca bilmeden hayat mücadelesi vermek zorunda kalır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Blood Red&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;: Göçmenliğe Avrupa bakışı diyebiliriz. Peter Masterson imzalı bu film Sicilyalı göçmenlerin Amerika’daki hayatına eğilir. Dennis Hopper'dan Julia Roberts'a sinema dünyasının en yıldız isimlerini biraraya getiren Blood Red filmi bence duygusal drama dalında en iyi Green Card filmleri sıralaması yapılsa, ilk 10 arasına girmeyi hakeder.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Aslında “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;The Proposal&lt;/b&gt;” ve “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Green Card&lt;/b&gt;” en popüler olanlar, ama hazır "ders çalışmışken" oluşturduğum listeyi meraklısı için kayda geçireyim:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;"Green Card",&amp;nbsp;"America, America", "ABDC", "The Border", "Blood Red",&amp;nbsp;"Bread and Roses", "Coming to America",&amp;nbsp;"Crossover Dreams",&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;"Eat a Bowl of Tea", &amp;nbsp;"Born in East L.A.",&amp;nbsp;"The Emigrants", &amp;nbsp;"Full Moon in New York", &amp;nbsp;"Gangs of New York", &amp;nbsp;"&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;A Lady Without Passport", &amp;nbsp;"Lonely in America", &amp;nbsp;"Picture Bride", &amp;nbsp;"The Proposal", "&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt; line-height: 115%;"&gt;Telling Lies in America", &amp;nbsp;"Someone Else's America"&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7082162742828492490?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7082162742828492490/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7082162742828492490' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7082162742828492490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7082162742828492490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/05/bir-sinema-oyuncusu-olarak-green-card.html' title='BİR SİNEMA OYUNCUSU OLARAK, GREEN CARD'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-5DNKYGfqOw0/TeBxdj_kRXI/AAAAAAAAAJI/-cL0Vu-t4po/s72-c/Blood+Red.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5962173420242581119</id><published>2011-03-01T15:23:00.000-08:00</published><updated>2011-03-06T14:00:56.850-08:00</updated><title type='text'>OSCAR SONRASI DERTLEŞMELERİ</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;Bir Oscar töreni daha geride kaldı; ya da bir gönüllü gece nöbeti daha sona erdi.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;Oscar-83 için uykusuz kalmaya değdi mi, kuşkusuz evet. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;Her aşaması profesyonel biçimde kotarılmıştı ve eğlendiriciydi. &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;Her ne kadar Johnny Carson ve Billy Crystal’in görkemli, hareketli ve doğaçlamayla zenginleşen kıvrak zeka ürünü sunumları gibi olmasa da, Anne Hathaway ve James Franco, moda deyişle göz doldurdu. Zaten küreselleştiği oranda vasata teslim olan günümüz dünyasında bir Johnny Carson veya Billy Crystal insanlara fazla gelebilir – maalesef.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Bu yılki ödüllerin dağılımı, son bir kaç seneyle karşılaştırıldığında daha tutarlıydı; ancak önemli bazı filmlerin teknik daldaki ödüllerle yetinmek zorunda bırakılması hoş olmadı.&amp;nbsp; Bu da yeni bir durum değil. Son 10 yıldır Oscarlarda eskisinden çok daha müthiş bir lobicilik dönüyor ve filmi en iyi olan değil, sayıları altı bine yaklaşan Akademi üyelerini etklilemeyi başaran öne çıkıyor. Doğrusu binlerce üyenin oturup bütün bu filmleri tek tek izlediğine ihtimal vermiyorum. Sanki bir grup diğerlerinin oylarını yönlendirip, zamandan kazandırıyor. &amp;nbsp;Bu yönlendirme, muhtemelen “üzerinde fırtınalar kopartılan” isimler üzerinden şekilleniyor. Geçen yıl “Avatar” ve “Hurt Locker” bu furyadan nasibini almıştı. (Hazır yeri gelmişken, en iyi film ve yönetmen dahil en önemli ödülleri silip süpüren “Hurt Locker/Ölümcül Tuzak” ne oldu, hatırlayan var mı!) &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Bu yıl benzer şeyler&amp;nbsp;&amp;nbsp;“Black Swan-Siyah Kuğu” ve “The King’s Speech-Zoraki Kral” için geçerliydi. Önceki yazımda da söylemiştim tekrar edeyim, filmlere bir sözüm yok, itirazım “yere göğe sığdıramama” histerisine. Sonuçta “The King’s Speech” iyi ama “en iyi” değil; meselesini epey yüksek perdeden ve seyircisinin gözüne sokarak anlatan “Black Swan” ise bu tür sinemanın en başarılısı değil. Hele “Mephisto”dan sonra, asla...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Eskiden Oscar’ın en büyük özelliği nesilden nesile geçecek filmleri bulup çıkarması, &amp;nbsp;hepsi birer klasiğe dönüşecek çapta olanların taçlandırılmasıydı.&amp;nbsp; Bu sene “Social Network” ve “Inception” tam da bu sınıflamaya uyan filmlerdi, ama nasıl hakkı yendi, işte hep birlikte izledik. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Tören notlarımdan satır başları:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in; mso-list: l0 level1 lfo1; text-indent: -.25in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;-&lt;span style="font: normal normal normal 7pt/normal 'Times New Roman';"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Açılışta gösterilen, Oscar adayı filmlerden “Inception” temelinde yapılmış kolaj çok başarılıydı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in; mso-list: l0 level1 lfo1; text-indent: -.25in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;-&lt;span style="font: normal normal normal 7pt/normal 'Times New Roman';"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;James Franco ve Anne Hathaway, güzel bir ikili oldu; ancak yaşları gereği salondaki “ağır abilere” laf atmaktan çekindi, bu da tempoyu zaman zaman yavaşlattı. Esprilerin prompter vasıtasıyla yapılması tempoyu düşüren bir diğer etkendi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in; mso-list: l0 level1 lfo1; text-indent: -.25in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;-&lt;span style="font: normal normal normal 7pt/normal 'Times New Roman';"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Töreni tam sekiz kez sunmuş olan Billy Crystal sahneye çıktığında iki-üç dakikalık sürede bile fark yaratmasını bildi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in; mso-list: l0 level1 lfo1; text-indent: -.25in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;-&lt;span style="font: normal normal normal 7pt/normal 'Times New Roman';"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Aktüel kamera ısrarla salondan uzak durdu ve sadece sahneye odaklanınca törenin ruhu ekrana tam anlamıyla yansımadı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in; mso-list: l0 level1 lfo1; text-indent: -.25in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;-&lt;span style="font: normal normal normal 7pt/normal 'Times New Roman';"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Oyuncuların kendini ifade edişindeki mükemmellik (Örneğin Colin Firth teşekkür konuşması harikaydı. Bir insan heyecanlanır ve tuvalet ihtiyacı doğabilir. Böyle “anormal” durum, bu kadar mı edebi bir şekilde ifade edilir; doğrusu bravo.)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in; mso-list: l0 level1 lfo1; text-indent: -.25in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;-&lt;span style="font: normal normal normal 7pt/normal 'Times New Roman';"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Kirk Douglas’ın 95 yaşına rağmen sahne performansı inanılmaz güzel ve samimiydi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in; mso-list: l0 level1 lfo1; text-indent: -.25in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;-&lt;span style="font: normal normal normal 7pt/normal 'Times New Roman';"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Kariyerleri boyunca hiç falso yapmadan standartların çok çok üstünde bir oyunculuk sergileyen Christian Bale ve Colin Firth nihayet heykelciğe kavuştu. En çok bu iki isme sevindim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="https://lh6.googleusercontent.com/-YiZZ_bPgdV4/TW1-8Lvki8I/AAAAAAAAAIY/Q94kjIv4-sI/s1600/Oscar+Fashionnn.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="179" src="https://lh6.googleusercontent.com/-YiZZ_bPgdV4/TW1-8Lvki8I/AAAAAAAAAIY/Q94kjIv4-sI/s320/Oscar+Fashionnn.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;OSCAR 2011 EN’leri&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Ödül sunmada en iyiler: &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Helen Mirren/Russell Brand&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Hugh Jackman/Nicole Kidman&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Jude Law/Robert Downey Jr.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Kostümde en iyiler:&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Anne Hathaway – evsahibi benim havasında “gözünü çıkartırcasına” tam sekiz tuvalet giydi, ama hepsi de hoştu.&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/i&gt;&lt;/b&gt;Diğer isimler ise, Mila Kunis, Cate Blanchett, Halle Berry, Gwyneth Paltrow ve bir de “ne giyse yakışan” Scarlett Johanson.&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En kötü giyinenler:&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Epey vardı, ama birinciliği “en iyi yönetmen” zarfını açmak üzere sahneye de çıkan Kathryn Bigelow’a verdim. (Kırmızı perdelik kumaşı al ve orasından burasından makas atarak şekil ver, kesim bir-iki beden büyük olsun ki ilerde büyüyünce de giyebilsin.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En çok hakkı yenen filmler&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;: Inception ve Social Network&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En çok hakkı yenen isimler&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;: Aday bile yapılmayan Leonardo DiCaprio (Inception) ile Ryan Gosling (Blue Valentine) ve yönetmen Christopher Nolan (Inception)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Törenin en unutulmaz sözü&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;: “Yıkılmana neden olan şey yükün ne olduğu değil, onu nasıl taşıdığındır.” (Lena Horne)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing" style="margin-left: .5in;"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Törenin en gerçeküstü figürü&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;: Banvit kızarmış tavuk reklamından fırlamış haliyle modacı Valentino.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5962173420242581119?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5962173420242581119/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5962173420242581119' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5962173420242581119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5962173420242581119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/03/oscar-sonrasi-dertlesmeleri.html' title='OSCAR SONRASI DERTLEŞMELERİ'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='https://lh6.googleusercontent.com/-YiZZ_bPgdV4/TW1-8Lvki8I/AAAAAAAAAIY/Q94kjIv4-sI/s72-c/Oscar+Fashionnn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-153581094096238454</id><published>2011-02-14T11:20:00.000-08:00</published><updated>2011-02-14T11:25:48.962-08:00</updated><title type='text'>TÜRK SİNEMASI 2011: USTALAR YORGUN, GENÇLER İNANILMAZ DERECEDE İYİ</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--aFNIBTEvhE/TVl_1tTFjDI/AAAAAAAAAIM/mPtYDwpyaig/s1600/kosmos.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="179" src="http://1.bp.blogspot.com/--aFNIBTEvhE/TVl_1tTFjDI/AAAAAAAAAIM/mPtYDwpyaig/s320/kosmos.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;Türk sineması yeniliklere açık ve anlatım tekniği açısından dünya sinemasıyla yarışacak düzeyde mi?&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;Bence bu sorunun yanıtı, hem evet hem hayır.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;Bir tarafta deneyimli isimlerden gelen üzücü derecede başarısız işler var; diğer tarafta çoğu ilk filmini yapan isimlerin elinden çıkmış, hepsi neredeyse birer modern&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;klasik olmaya aday filmler.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Son zamanlarda, usta yönetmenlerin çalışmalarını izlerken 1980’lere doğru bir zaman yolculuğuna çıkmış gibi oluyor insan. Kadrajdan dublaja, karakter yaratmadan öyküleme tekniğine kadar tutunacak bir dal bulmak imkansız...&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2010-2011 sezonunda Yusuf Kurçenli’nin “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Yüreğine Sor&lt;/b&gt;”, Ali Özgentürk’ün “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Yengeç Oyunu&lt;/b&gt;”, Orhan Oğuz’un “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Hayda Bre&lt;/b&gt;” veya Sinan Çetin’in “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Kağıt&lt;/b&gt;” filmlerini izledikten sonra, sinemamızın bazı isimlerini eski ve pırıltılı günlerindeki çalışmalarıyla hatırlamanın en doğrusu olduğuna karar verdim.&amp;nbsp; Sinemanın olmazsa olmazlarından sesli çekimi es geçip, dublajda ısrar eden bile var; durum o kadar vahim!&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Ömer Kavur, Atıf Yılmaz, Metin Erksan gibi “auteur” düzeyinde yönetmenlere sahip Türk sinemasına ne oluyor diye hayıflanmak mümkün, ama neyse ki yeni kuşak sinemacılar aradaki farkı mükemmel şekilde doldurmayı başarıyor. Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu &amp;nbsp;başta olmak üzere artık rahatlıkla “Türk sinemasının genç ustalarından” sözedilebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Reha Erdem bu sezon “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Kosmos&lt;/b&gt;” ile yeri doldurulamayacak bir filme imza attı. Bir kent (Kars) hiç bir filmde bu kadar sınırsız ve zamansız betimlenmedi. Yine son dönemde hiç bir Türk filmi “Kosmos” kadar gerçekçi, ama bir o kadar da ruhani olmayı başaramadı. &amp;nbsp;“Kosmos” her izlendiğinde yeni okumalara kapı açacak zenginlikte bir film ve Reha Erdem açısından başarı çıtasını ciddi biçimde yükseltiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Sezonun bir başka sürprizi ise gencecik bir yönetmenin elinden çıkan “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Çakal&lt;/b&gt;” filmiydi. Erhan Kozan ismini bundan sonraki çalışmaları dikkatle izlenecekler listesine aldım. Kent varoşlarının “özel” gerçekliğini, genç bir adamın “kimlik edinmek” ve “varolmak” adına yeraltı dünyasına girme çabasını anlatan filmi İsmail Hacıoğlu’nun olağanüstü performansı doruğa çıkartıyor. “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Çakal&lt;/b&gt;” her ne kadar hakkı yendiyse de (“&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Çakallarla Dans&lt;/b&gt;” gibi anlamsız bir komedi filmiyle aynı hafta gösterime girip, aynı film sanılması gibi) ilerde Türk sinemasının “tüm zamanların en iyileri” listesinde kesin yer alacaktır.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Bu sezonun bana göre en iyileri şöyleydi:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Kavşak – Selim Demirdelen&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. Hem filmin bütünü, hem başrol oyuncusu Güven Kıraç&amp;nbsp; olağanüstü.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Q8nQCIE7xlw/TVmBdpDTAJI/AAAAAAAAAIU/IRf6uNM41Ps/s1600/cakal1.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-Q8nQCIE7xlw/TVmBdpDTAJI/AAAAAAAAAIU/IRf6uNM41Ps/s1600/cakal1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Kosmos – Reha Erdem&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. Türk sinemasından bir dünya klasiği.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Çakal – Erhan Kozan&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. İsmail Hacıoğlu’na bir Oscar vermek mümkün olsaydı keşke!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Çoğunluk – Seren Yüce&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. Bir ilk film bu kadar mı mükemmel olur! Settar Tanrıöğen ve Bartu Küçükçağlayan’a bravo. Aynı duygular Erkan Can için de geçerli.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Kara Köpekler Havlarken – Mehmet Bahadır/Maryna Goybach&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. Muhteşem bir anlatımla, madalyonun öteki yüzü ve İstanbul.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Bal – Semih Kaplanoğlu&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. Üçleme tamamlandı ve kusursuz. “Yumurta” ve “Süt” filmleriyle eş zamanlı izlemenin tam zamanı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Ejder Kapanı — Uğur Yücel&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. Usta yönetmen ve oyuncudan, yine usta işi bir polisiye çalışma. Doğrusu “Av Mevsimi”nden daha sahici.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Av Mevsimi – Yavuz Turgul&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;. Yönetmenin hatırına listeye aldığımı itiraf ediyorum. Ancak sentetikliğini, gereksiz uzatılmış sekanslarını ve stilize olma kaygısını gözardı edersek “başarılı” diyebiliriz. Bir polisiye filmin ortasında bilmeceyi çözüyoruz, ötesi var mı! &amp;nbsp;Filmin kusursuz görselliği bazı hatalarını kapatıyor, Cem Yılmaz’ın oyunculuğu da gayet iyi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2010 yılında sinemalarda 247 film gösterildi, hemen hemen yarısı Türk sinemasından geldi. Peki yukarda saydığım filmler gişede rekor mu kırdı derseniz, ne yazık ki hayır. &amp;nbsp;Başarının “çok satmak” ve “çok konuşulmak” ölçütlerine indirdendiği çağımızda, herhalde bizden sonraki kuşaklar bu filmlerin itibarını iade edecektir diye umut etmek istiyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Son beş yılın gişe rekortmenlerini hatırlatarak noktalıyorum:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2010: New York’ta Beş Minare&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2009: Recep İvedik 2&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2008: Recep İvedik&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2007: Beyaz Melek&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2006: Kurtlar Vadisi- Irak&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-153581094096238454?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/153581094096238454/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=153581094096238454' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/153581094096238454'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/153581094096238454'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/02/turk-sinemasi-2011-ustalar-yorgun.html' title='TÜRK SİNEMASI 2011: USTALAR YORGUN, GENÇLER İNANILMAZ DERECEDE İYİ'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--aFNIBTEvhE/TVl_1tTFjDI/AAAAAAAAAIM/mPtYDwpyaig/s72-c/kosmos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6652770252447110830</id><published>2011-02-06T04:59:00.000-08:00</published><updated>2011-02-15T10:45:21.033-08:00</updated><title type='text'>MUHTEŞEM AKIL TUTULMASI</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TUq0wyBV2BI/AAAAAAAAAII/UQbmz2XsciI/s1600/MY.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TUq0wyBV2BI/AAAAAAAAAII/UQbmz2XsciI/s320/MY.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Toplumsal düzeyde ya da ikili ilişkilerde tepki duyduğumuz halde anında karşılık veremediğimiz durumlar vardır.&amp;nbsp;&amp;nbsp;Her ne kadar anlamını bilsek de, yine de adını koymak istemez, işin ciddiyetiyle yüzleşmek yerine yan yollara saparız.&amp;nbsp;&amp;nbsp;Çünkü&amp;nbsp;gerçeği dillendirmek en başta kendi yüreğimizi sızlatabilir.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Türkiye’deki güncel tartışmalara bakarsak, aslında herhangi bir tereddüte yer kalmadı. Gerçekle kurgu bütünüyle yer değiştirmiş durumda.&amp;nbsp; Zihinsel kalıplara dönüşmüş tepkiler sayesinde her olay çifte standart süzgecinden geçiriliyor; &amp;nbsp;gerçek olan kurguymuş gibi hafife alınırken, kurgulanmış olana en şiddetli tepki gösteriliyor. Bizdeki durum artık "görmezden gelme" ile değil, olsa olsa "akıl tutulması" ile izah edilebilir.&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Toplu tepkilerde ortaya çıkan “gerçekle, gerçek olmayanı birbirine karıştırma hali” epeyden beri yaşanan bir olguydu. Uzun bir süre ismini koymak yerine mizah malzemesine çevirip tatlı bir tebessümle geçiştirmeyi yeğledik. “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Ekmek Teknesi&lt;/b&gt;” dizisinin Fırıncı Nusrettin’i “Yılın Esnafı” ilan edidiğinde, rahmetli Savaş Dinçel ödülü bizzat almış mıydı hatırlamıyorum, ama Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Merkez Birliği’nin (TESKOMB) televizyon dizilerindeki oyunculukları ödüllendirme gibi bir geleneği olmadığını biliyorum.&amp;nbsp; Tıpkı “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Çocuklar Duymasın&lt;/b&gt;” dizisinin oyuncusu Pınar Altuğ’un “Yılın Annesi” seçilmesi, “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Kurtlar Vadisi&lt;/b&gt;” dizisinin oyuncusu Oktay Kaynarca’nın dizideki rolü gereği ölmesi üzerine gazetelere ilanlar verilip, mevlit okutulması gibi.&amp;nbsp; Ferzan Özpetek’in “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Hamam&lt;/b&gt;” filmi Hamamcılar Derneği’ni harekete geçirmiş; derneğin başkanı, “örf ve adetlerimizi küçük düşüren” bu filme verip veriştirmişti, laf arasında aslında filmi izlemediğini de itiraf ederek!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Örnekleri çoğaltmak kolay, bütün bu olup bitene anlamlı bir açıklama bulmak zordu önceleri. Neyse ki “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Muhteşem Yüzyıl&lt;/b&gt;” imdadımıza yetişti. Gösterilen tepkilerin boyutu ile devlet kademesinden bireylere uzanan geniş yelpazede yapılan açıklamaları görünce, topluca boyut değiştirip “alacakaranlık kuşağına” geçtiğimiz duygusu kuvvetleniyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Önce “bu bir belgesel değil kurgudur” diyen RTÜK, hemen ardından “toplumun etik ve manevi değerlerini incitme”, “tarihi şahsiyetin mahremiyeti” gibi nereye çekseniz oraya gidecek gerekçelerle &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Muhteşem Yüzyıl&lt;/b&gt;’a uyarı cezası verdi.&amp;nbsp; Artık bundan sonrası, gerçek olanla hayal edilenin birbirine karıştırılması konusunda doktorun “ne yersen ye” dediği aşamaya geldiğimizin bir işaretidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TUqym4ilSZI/AAAAAAAAAIA/8_8btBu4CFE/s1600/EdwardII.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TUqym4ilSZI/AAAAAAAAAIA/8_8btBu4CFE/s1600/EdwardII.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Tarihi şahsiyet denince herhalde İngiltere’yi hafife alamayız. Acaba RTÜK sayısız kez filme ve televizyon dizisine konu olan Kraliçe Elizabeth’lerden birini olsun izledi mi?&amp;nbsp; Kral İkinci Edward veya Kral Sekizinci Henry’nin hayatına ilişkin sinema ve televizyon filmlerinden haberi var mı? Bu uyarlamaları izlerseniz (bir tanesi halen televizyonlarda gösterilen &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Tudors&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;) aşk, ihanet, entrika, diplomasi, din, politika, eşcinsellik ve seks bulursunuz. Doğal olarak hayatta ne varsa, ne yaşanıyorsa, beyazperdeye yansımaktadır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Tam 30 yıldır neredeyse dünyanın her yerinde sahnelenen “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Cats&lt;/b&gt;” müzikalinden habersiz yetkililerin olduğu bir ülkede yaşıyoruz.&amp;nbsp; RTÜK de muhtemelen &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Tudors&lt;/i&gt;, &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Edward II&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; gibi filmleri duymadı, Kraliçe Elizabeth filmlerini izlemedi bile.&amp;nbsp; Ama olsun, Avrupa Birliği kriterlerine “tarihi şahsiyetin mahremi” gibi bir kavram ekleniverdi; evrensel kültüre katkı çerçevesinde.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Amerika'da "genel seyirci" sınıflaması ile yayınlanan ve büyük sükse yapan televizyon dizisi "&lt;b&gt;Modern Family&lt;/b&gt;"den hiç sözetmeyeyim en iyisi. RTÜK imkanı olsa,&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: 19px;"&gt;&amp;nbsp;ABC kanalına "ailenin manevi şahsiyetini aşağılama" cezası verirdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Atatürk’le ilgili bir film yapıldığında “dogmatizm” eleştirisi getirenler, hakaret dahil herşeyin özgürce dillendirilmesi gereği üzerine kalem oynatanlar, her nedense Kanuni Sultan Süleyman ve tarihi şahsiyetin mahremi konusuna “kurgulanmış gerçek” muamelesi yapıyor.&amp;nbsp; Protestonun “haklı” ve “haksız” olması çifte standardına, tarihi şahsiyetler arasında “özel muameleyi hakedenler ve etmeyenler” ayrımı da getirilmiş oluyor. &amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TUqytuvtx9I/AAAAAAAAAIE/7PrwRVGI7wo/s1600/Modern-Family+2.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://2.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TUqytuvtx9I/AAAAAAAAAIE/7PrwRVGI7wo/s320/Modern-Family+2.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Bırakın evrensel ölçütlere ulaşmayı, “benim özgürlüğüm seninkinin bittiği yerde başlar” temeline yaklaşmak bile uzak bir düş haline geldi. Sanki özgürlük bize “bahşedilen” kadar; buna bağlı olarak özgürlükleri savunmada hakim olan tavır, mahçubiyet duygusu ile “ben ettim, sen etme” mantığının bir karması.&amp;nbsp; İleri demokrasiye geçiş sürecinde yaşam tarzlarına saygı gösterilmesinin fazladan bir lütuf olduğu anlaşılınca “belliydi böyle olacağı” noktasından öteye geçildi mi gerçekten?&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Farklılığın önemini vurgulamak ve yaşam tarzlarına saygıyı savunmak adına yapılan entelektüel çabalar, gerçekleri kurguya dönüştüren sahte bir algı çerçevesinde sürdürülüyor. &amp;nbsp;Asıl üzücü olan bu: Ekrana çıkan “aslında ben içki kullanmam” diyerek söze giriyor; yorum yapan yazısına dip not olarak “fazla içmek zararlıdır” cümlesini ekliyor; şiddete başvurmayan bir tepkinin cadı avına dönüşmesi eleştirisi “stadyum politika yeri değil” vurgusu üzerinden yapılıyor.&amp;nbsp; Sanki esas mesele temel özgürlükler değil alkolizm konusuymuş; sanki stadyumu “icraatın içinden” programına dönüştürmek politika değilmiş gibi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Örnekleri uzatmak gereksiz, çünkü sonuç aynı: Toplumsaldan bireysele, giderek boyutları genişleyen bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız adeta. Birebir yaşananlara kayıtsız kalırken, kurguyu gerçek gibi yaşayıp tepki veriyoruz; neresinden bakılsa yürek sızlatacak bir gidişat.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6652770252447110830?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6652770252447110830/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6652770252447110830' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6652770252447110830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6652770252447110830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/02/muhtesem-akil-tutulmasi.html' title='MUHTEŞEM AKIL TUTULMASI'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TUq0wyBV2BI/AAAAAAAAAII/UQbmz2XsciI/s72-c/MY.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6581743747586427399</id><published>2011-01-29T11:09:00.000-08:00</published><updated>2011-02-05T03:42:28.855-08:00</updated><title type='text'>OSCAR 2011: İTİRAZ EDİYORUM, HAKİM BEY!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TURksdFi-gI/AAAAAAAAAH0/AdyAONnuMOQ/s1600/bluevalentine2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TURksdFi-gI/AAAAAAAAAH0/AdyAONnuMOQ/s320/bluevalentine2.jpg" width="248" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TURkxjBkrkI/AAAAAAAAAH4/lLgny1eSDgs/s1600/inception-2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TURkxjBkrkI/AAAAAAAAAH4/lLgny1eSDgs/s320/inception-2.jpg" width="217" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Oscarlarda her zaman itiraz edecek bir kaç temel nokta çıkar aslında, ancak bu yılın adaylarında ciddi bir hayalkırıklığı yaşadım.&amp;nbsp; Sinema sanatında devrim yapan filmin yönetmeni yok sayılmış; baştan sona kusursuz bir başka film tek adaylıkla geçiştirilmiş. Dahası “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Zoraki Kral/The King’s Speech&lt;/b&gt;” ile “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Siyah Kuğu/Black Swan&lt;/b&gt;” üzerine zorlama bir artı değer yüklenmiş.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Adaylıkların ciddi bir lobi faaliyeti sonrası oluştuğu malum. Ama ortaya çıkan liste eskiden daha dengeli olurdu ve “herkese mavi boncuk” dağıtma kaygısı bu denli göze batmazdı. &amp;nbsp;(Belki de bu hep öyleydi ama bizler daha masumduk, bilemiyorum.)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Sektörün ağır toplarının dayatması sonucu, her dalda 5 aday yarışırken, son yıllarda en iyi film dalında bu sayı 10.&amp;nbsp; Böylece bırakın elmalarla armutları karıştırmayı, narenciye sepetine patlıcan biber doldurmak gibi bir durum ortaya çıkıyor. Karakter, hikaye ve mekan üzerine aylarca çalışıp ortaya konan bir eserle, bilgisayar ortamında “oluşturulan” ve gerçek oyuncuların yalnızca sesini verdiği bir animasyon (bu yıl &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Toy Story 3&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; listede) &amp;nbsp;nasıl aynı kulvarda yarışır ve değerlendirilir, aklım almıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;2010 senesinin en iyi filmi bence tartışmasız “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Inception&lt;/b&gt;” veya bizde gösterilen ismiyle “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Başlangıç&lt;/b&gt;”tır. Christopher Nolan hem yazıp hem de yönettiği bu filmle, sinemada görsellik ve ifade sanatı üzerine çığır açmıştır. “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Inception&lt;/b&gt;” rüya ve katmanları temelinden yola çıkmakla birlikte, yarattığı karakterler, anlatımdaki yaratıcılık ve felsefesiyle kendisinden öncekiler ve sonrakiler gibi, sinema tarihinde adeta bir milattır. Ancak böylesine bir modern klasiğin yaratıcısı “en iyi yönetmen” kategorisinde yok! Takdir yerine uyarı alması gereken Darren Aronofsky ve her nedense yaptıkları herşey beğenilen Coen kardeşlerden kendisine yer kalmamış anlaşılan.&amp;nbsp; Daha da ilginci, altyapısı mükemmel bir kurgu tekniğine dayanan &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Inception&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;, “en iyi film kurgusu” dalında yer almıyor. Bu kadar ayıp yeter 83. Oscarlara.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Bu senenin sürpriz filmi aslında &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Black Swan&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; değil, “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Blue Valentine&lt;/b&gt;.” Ancak aday olabildiği tek kategori, en iyi kadın oyuncu Michelle Williams. “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Blue Valentine&lt;/b&gt;” hiç bir yapmacıklık içermeden, hayatın tam ortasındaki bir gerçeği hakiki sinema diline dönüştürerek anlatıyor. Evlilik kurumu ve iki insanın beraberliğiyle başlayan kişisel tarih son zamanlarda hiç bu kadar gerçek ve samimi anlatılmadı.&amp;nbsp; Michelle Williams kesin Oscar heykelciğini hakediyor. Ama Ryan Gosling ve yönetmen Derek Cianfrance listeye nasıl alınmaz, itiraz ediyorum.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En iyiler listesindeki 10 aday filme bakınca –kuşkusuz hepsi belli bir kalite çizgisini aşan filmler, ama mesele bu değil-- şunları söylemeden geçemiyorum:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Social Network/Sosyal Ağ&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Bu yılın en iyilerinden ve bildik bir konu yeniden nasıl ilginç ve sürükleyici hale gelir sorusuna verilecek en güzel yanıt. Sinemanın hayatı yeniden tanımlaması budur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Black Swan/Siyah Kuğu&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Gereğinden fazla abartılmış ve hakettiği kategorinin üzerine konulmuş. Film elbette kötü değil, ama mükemmel de değil.&amp;nbsp;&amp;nbsp; Natalie Portman hırslarının esiri olma noktasını yer yer abartılı oyunculuğa çevirirken, yönetmen Aronofsky’den destek bulamamış. Belli ki yönetmen klişe anlatımların garanticiliğine kendini kaptırmış, yakın planlar en iyi dostu. Siyah Kuğu iyi bir anlatıcı ama hissettirme konusunu “gözümüze sokulan” planlarla yaptığı için eksi puan alıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;The King’s Speech/Zoraki Kral&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Yine iyi bir film ama yine abartılı övgü. İngiliz İmparatorluğu üzerine iki saat süren bir film, ama Altıncı Henry’nin kekemeliği, konuşma bozukluğu dışında hiç bir yan öykü ve yan karakter oluşturmadan sona erme becerisini(!) gösteriyor. Ne tarihi veya ailesel arka plan, ne kapıda bekleyen siyasi sorunlar –ki bunlardan biri de İngiltere-Almanya savaşı- filmi ilgilendiriyor. Hitler’in hitabet sanatında çok iyi olduğunu vurgulamanın dışında! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;The Fighter&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Boston’lu bir boksörün gerçek yaşam öyküsü etkileyici bir dille anlatılıyor. Ana hikayeyi kuvvetlendiren yan öykü ve karakterler nasıl oluşturulur, &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;Zoraki Kral&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;’ın yönetmeni Tom Hooper izleyip öğrense iyi olur. Öte yandan, Mark Wahlberg en iyi oyuncular arasında niye yok, anlamış değilim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Inception&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Uzatmaya gerek yok, “fevkaladenin fevkinde” denilen şey olsa olsa budur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;The Kids Are All Right&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—İlginç, sürükleyici ve farklı. Klasik aile kalıbının ve anne-baba modelinin nasıl değişime uğradığını gösteren cesur bir çalışma. Lezbiyen annelerin çocukları gibi bir konuya yukarıdan bakmayı bildiği için de artı puan. Bütün bunlara rağmen bir başyapıt değil, üzgünüm.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;127 Saat&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Aslında sonunu baştan bildiğimiz bir öykü, buna rağmen heyecan içinde izliyoruz. Sahiciliği o kadar fazla ki yer yer "kan tutma" sendromu yaşatabiliyor. Tek kişilik etkileyici bir performans. James Franco’nun oyunculuğuna şapka çıkartılır. Bu yılki töreni Anne Hattaway ile birlikte sunacak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Toy Story 3&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Filme bir itirazım yok. Film keyifli, ancak kendisine “ayrılan yer” yanlış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;True Grit&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Babasının katilin bulmaya azimli kızın öyküsü. Özgün mü, hiç değil. Yaratıcı mı, hayır. Üstelik bir Western klasiğinin yeniden çevrimi. Bir tekrar filmi nasıl “en iyiler” listesine alınır? Herhalde adınızın Ethan and Joel Coen olması halinde olabiliyor. Coen kardeşlerin sinemasını sevmekle birlikte, her yaptıklarında bir marifet bulunabileceğini sanmıyorum. Kendilerini “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Fargo&lt;/b&gt;” ve “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;No Country for&lt;/b&gt; &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Old Men&lt;/b&gt;” ile hatırlamayı tercih ederim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Winter’s Bone&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;—Bu yılın sürprizlerinden biri. Missouri eyaleti filmin başrol oyuncusu gibi. Görsel malzemesini çok iyi kullanan, etkileyici bir gerilim/suç öyküsü. Modern çağda Amerikan taşrasının adeta bir Western setine dönüşmesi filmi unutulmaz yapıyor.&amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;Yeni bir liste yapma şansı olmadığına göre, şimdi mevcutlar arasından heykelleri gönlüme göre dağıtıyorum. Asıl sonuçlar açıklansın, onu 27 Şubat’tan sonra konuşuruz!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En iyi film: &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Inception&lt;/b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En iyi yönetmen: &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;David Fincher&lt;/b&gt; “Social Network”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En iyi erkek oyuncu: &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Colin Firth&lt;/b&gt; “The King’s Speech”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En iyi kadın oyuncu: &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Michelle Williams&lt;/b&gt; “Blue Valentine”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En iyi yardımcı erkek oyuncu: &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Christian Bale&lt;/b&gt; “The Fighter”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 14pt;"&gt;En iyi yardımcı kadın oyuncu: &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Amy Adams&lt;/b&gt; “The Fighter”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6581743747586427399?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6581743747586427399/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6581743747586427399' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6581743747586427399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6581743747586427399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2011/01/oscar-2011-itiraz-ediyorum-hakim-bey.html' title='OSCAR 2011: İTİRAZ EDİYORUM, HAKİM BEY!'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TURksdFi-gI/AAAAAAAAAH0/AdyAONnuMOQ/s72-c/bluevalentine2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5174688840739138444</id><published>2010-11-09T11:18:00.000-08:00</published><updated>2010-12-24T11:05:59.823-08:00</updated><title type='text'>Televizyonculukta Devrim: Plastik Ekran Şöhretleriyle Vasatın Küresel Hali</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TNmb6mipVKI/AAAAAAAAAHk/EPJTZxVhnmE/s1600/kardash1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TNmb6mipVKI/AAAAAAAAAHk/EPJTZxVhnmE/s1600/kardash1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TNmb7HPdU3I/AAAAAAAAAHo/oegC1PZCAiQ/s1600/kardash2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TNmb7HPdU3I/AAAAAAAAAHo/oegC1PZCAiQ/s1600/kardash2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TNmb_eVfgUI/AAAAAAAAAHs/jtNuKXFHYJg/s1600/kardash3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TNmb_eVfgUI/AAAAAAAAAHs/jtNuKXFHYJg/s1600/kardash3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Resimleri arka sayfa güzeli mantığıyla seçmedim. Bu alımlı hanımefendi Kim Kardashian. Mesleğinin ne olduğu belli değil, ama kartvizitinde "ekran şöhreti" yazıyor olsa gerek. &amp;nbsp;Amerika işi gücü bırakmış, gündüz ekranında saatlerce Kim'in ne yaptığını, kiminle kavga edip, kimlere aşık olduğunu izliyor. &amp;nbsp;En son resime daha dikkatli bakın. &amp;nbsp;Bunlar Kim Kardashian görüntüsüne sahip olmanız için satın almanız gereken giysi, ayakkabı ve takılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'deki sabah şekerleri ve ekran güzellerinden sonra, Amerika'da daha kötüsüyle karşılaşmak pek iyi gelmedi doğrusu! &amp;nbsp;Yazımın başlığını az kalsın "televizyon izliyorum, aklımı kaçırdım" şeklinde düzenliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;RTÜK Amer&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;ika’da Olsa Hergün Fazla Mesaiye Kalır&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Yabancı bir ülkede markete girip şöyle bir dolaşın, toplumun tüketim alışkanlıklarına ilişkin sağlam ipuçları bulursunuz.&amp;nbsp; Bir de televizyon kanallarında gezinin, kültürel seviye ve hayat tarzları hakkında fikir edinirsiniz.&amp;nbsp; Ondan sonrası size kalmış birşey; ya fazlasıyla oraya ait ya da tamamen dışında hissetmek gibi iki temel seçeneğiniz var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bu söylediklerimi Amerika’da yapınca, Türkiye ile Amerika arasında yaşanan siyasetteki farklılığın tam tersine, diğer alışkanlıklar bağlamında neredeyse birebir benzerlik olduğunu göreceksiniz.&amp;nbsp; Tüketim anlamında çok şükür herhangi bir eksiğimiz yok! Amerikan tarzı alışveriş merkezlerinde geçen hayatlara eşlik eden porsiyonu kocaman yemekler ve Starbucks kahvesine &amp;nbsp;varıncaya dek herşeyimiz tamam. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Televizyon kanallarındaki programlar insana yabancılık çektirmeyecek cinsten.&amp;nbsp; Tek önemli farklılık Amerikan toplumu pek çok şeyi aştığı için bizimkilerden daha cesur ve daha atak.&amp;nbsp; Bizim bir dizide iki saniye eşcinsellikle ilgili bir sahne bile olay yaratırken, burada kişilerin tercihleri üzerine monte edilen sohbet, hatta şov programları var.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Ama dediğim gibi, sabah programları gerçekten bir harika (!) ve televizyonun pek akıllı işi olmadığını söyleyenleri haklı çıkartacak derecede sinir bozucu.&amp;nbsp; Kaybolan çocuğunu veya akrabasını ekranda arayanları isterseniz pek çok. Büyük umutlarla yaptığı evliliğin nasıl bir kabusa dönüştüğünü ekranda gözü yaşlı şekilde anlatanların şovları da bir diğer ilgi konusu.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Dört televizyon şöhretinin biraraya gelip saatlerce sinema ve sahne dünyası ünlülerinin giysileri üzerine “tartıştığı” ve dünyanın en mühim meselesi havasında kırık notlar verip sınıfta bıraktığı programa ne dersiniz?&amp;nbsp; Bu da yetmezse, Kim Kardashian isimli televizyon figürünün BBG evi şeklinde günlük hayatını ve sevgililerini “izleyenleriyle paylaştığı” şov programını öneririm.&amp;nbsp; Bütün gün boyu televizyon açık kalsa da program bitmek bilmiyor.&amp;nbsp; Dışarı çıkın, alışveriş yapın eve dönün, Kardashian yine orada.&amp;nbsp; En son erkek arkadaşının cinsel organı üzerine sebzeler üzerinden imalı espriler yapıyordu, terlik bulamadığım için fırlatamadım (annemin televizyona sinirlendiği zamanki tavrı) ama gerçekten bunu yapmak istedim doğrusu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Yine bizdeki örnekler gibi, ekran boyu sağlık programları, ekran boyu güzellik ve zerafet dersleri ve tabii yemek pişirme taktikleri.&amp;nbsp; Ancak ilginç olan bir başka nokta, Amerika’da Türk televizyon kanallarının özellikle burada yaşayan Türkler arasında hayli popüler olması.&amp;nbsp; Her ne kadar bizdeki programların ciddi benzerleri Amerikan tv ekranlarında gösterilse de, galiba gönül yine de Türkçe duymaya meylediyor.&amp;nbsp; Fatmagül’ün Suçu Ne, Ezel, Öyle Bir Geçer Zaman, Aşk ve Ceza ve diğer tüm popüler diziler New York’ta yakın takip altında.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Gündüz kuşağı programları sayesinde ekranda rol yapmayı sahicilik sanan yeni bir davranış kalıbı türemiş.&amp;nbsp; İnsanlar doğal davrandığını iddia ederek, kameraya karşı oynuyor.&amp;nbsp; Aslında ciddi biçimde kendine bile yabancılaşmaya başladığının farkında değil.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bir sürelik deneyimden çıkardığım sonuç şu: Türk nereye giderse gitsin bir şekilde köklerini hissetmek istiyor; ama televizyon dizisiyle, ama yeme-içme tercihleriyle.&amp;nbsp; Amerikan televizyon kanallarının saygın programları şekil olarak bizimkilerle benzerlik gösterse bile içerik anlamında fersah fersah ileride.&amp;nbsp; Gündüz kuşağı programlarına gelince, ha Türkiye ha Amerika pek birşey farketmiyor. Ancak RTÜK buraya gelip, sabah ekranlarını denetlemeye kalksaydı, ek kadro talep eder ve fazla mesai yapmak zorunda kalırdı!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5174688840739138444?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5174688840739138444/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5174688840739138444' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5174688840739138444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5174688840739138444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/11/televizyonculukta-devrim-plastik-ekran.html' title='Televizyonculukta Devrim: Plastik Ekran Şöhretleriyle Vasatın Küresel Hali'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TNmb6mipVKI/AAAAAAAAAHk/EPJTZxVhnmE/s72-c/kardash1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4844504104998112104</id><published>2010-10-26T17:31:00.000-07:00</published><updated>2010-10-26T17:39:43.139-07:00</updated><title type='text'>New York'ta Hakiki Korku Filmi: Tahtakurusu İstilasi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TMCtgloIBUI/AAAAAAAAAHU/tHJ5HEwfvhU/s1600/BedBugDog.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="208" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TMCtgloIBUI/AAAAAAAAAHU/tHJ5HEwfvhU/s320/BedBugDog.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TMCthFCp46I/AAAAAAAAAHY/45OEeDa4Iko/s1600/bedbugs.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="106" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TMCthFCp46I/AAAAAAAAAHY/45OEeDa4Iko/s320/bedbugs.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Resimdeki dehşet dolu ifadeye bakıp, yeni bir korku filmi anlatacağımı sanmayın.&amp;nbsp; Gördüğünüz resim, şu anda New York’taki durumun özeti ve eminim bugüne dek yapılmış bütün korku filmlerine taş çıkartır.&amp;nbsp; Çünkü tamamen gerçek!&amp;nbsp; En az 20 milyon kişinin yaşadığı New York kentini tahtakuruları ele geçirmiş durumda.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Ankara’da böyle bir sorunla karşılaştığımı hiç hatırlamıyorum.&amp;nbsp; İstanbul’daki ahşap evlerde tahtakurusu olduğunu duyardık ama çocukken.&amp;nbsp; Oysa şimdi 2010 senesinde New York gibi bir dünya kenti akıllara durgunluk verecek boyutta “tahtakurusu alarmı” yaşıyor, adeta geçmişe yolculuk yaparcasına.&amp;nbsp; &lt;i style="mso-bidi-font-style: normal;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Hepsi kalıp gibi dizilip numaralandırılmış New York sokaklarında abartısız her köşe başında dışarıya atılmış bir yatak, yorgan ve benzeri ev eşyaları görüyorsunuz.&amp;nbsp; Önce “Amerikan tarzında herşey normalden büyük ve abartılı yaşanır” diye düşünüp pek ciddiye almak istemiyor insan.&amp;nbsp; Ama her tarafta aynı manzarayla karşılaşınca işte aynen o resimdeki gibi panik başlıyor. Doğrusu bir tek gün içinde bu kadar çok yatağı Yataş’ta bile görmedim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Evlerdeki duruma çözüm aranırken, kurumlardan da birbiri ardına “istila” haberleri geldi.&amp;nbsp; Opera, bale ve New York Filarmoni başta olmak üzere, kentin en önemli sanat olaylarının merkezi Lincoln Center 27 Ekim’de görkemli bir konserle sezonu başlatacaktı. Ancak provalar esnasında kulis, aksesuar deposu, hatta salonun içinde tahtakurularının kol gezdiği anlaşılınca kapıya kilit asıldı.&amp;nbsp; Tıpkı daha önce böcek istilasına uğradığı için iki ayrı mağazasını bir süreliğine kapatmak zorunda kalan ünlü giyim markası Abercrombie &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&amp;amp; &lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Fitch gibi.&amp;nbsp; Şimdi gereken önlemler alınacak, “düşman böcekler” tamamen yok edilirse sanat etkinlikleri başlayacak.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;New York’a gelen bütün yabancı liderlerin ilk tercihi olan dünyaca ünlü Waldorf Astoria oteli (Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve daha sayısız Türk liderini de ağırlayan) geçen hafta televizyonlara konu oldu.&amp;nbsp; Sanırım Waldorf Astoria işletmesinin hemen unutmak isteyeceği bir haberdi bu.&amp;nbsp; Otelde kalan bir müşteri yatağında tahtakurusuyla uyanınca, soluğu müdüriyette almıştı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Örnekler saymakla bitmez. &amp;nbsp;Daha bu sayfayı hazırlarken kentin markalarından biri olan Empire State binası ile ünlü Bloomingdale mağazasının da "enfekte olduğu" haberi geldi. &amp;nbsp;&lt;i&gt;Enfekte olmak&lt;/i&gt; elbette konunun "şık" bir ambalajla ifade edilmesi demek. Adıyla sanıyla söylersek, oraları bile tahtakurusu basmış!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Neden bu hale gelindi sorusunun yanıtı herkese göre değişik.&amp;nbsp; Etkili böcek ilacı DDT’nin yasaklanmasından sonra tahtakurularının cirit atmaya başladığını savunanlar var.&amp;nbsp; Tam tersine fazla kimyasal ilaç kullanıldığı için böceklerin mutasyona uğrayıp “yenilmez” hale geldiğini söyleyenler de.&amp;nbsp; Bir de tabii herşeyi yabancılara bağlayan kesimi unutmayalım: Kente her gün 5 milyona yakın insanın girip çıktığını hatırlatarak, dünyanın dört bir yanından gelen yabancıların bu böcekleri taşıdığına inananların sayısı az değil.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Sebebi ne olursa olsun gerçek şu ki New York çapında bir dünya kenti bir böceğe teslim olmuş durumda.&amp;nbsp; Belediye bile “herkes başının çaresine baksın” duyurusu yaptı.&amp;nbsp; Elbette ekonominin pratik zekası anında durumdan vazife çıkardı.&amp;nbsp; Şu anda istemediğiniz kadar “garantili tahtakurusu yokedilir” firması var.&amp;nbsp; Daha garantili bir yöntem isterseniz, ilaçlama sonrası özel eğitimli köpeklerle evinize gelip tahtakurusu var mı yok mu diye rapor veren şirketlerden yardım alınabilir.&amp;nbsp; Elbette ücreti karşılığında ve bu ücretler bizde kalorifer böceğine karşı ilaçlama yapanların tarifesine hiç benzemiyor, rakamlar epey astronomik.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;O kadarına bütçem yetmez diyorsanız, çaresi var, işte fotoğrafta gördüğünüz “tahtakurusu tespit ve yoketme” paketlerinden birini alıp evde kulanıyorsunuz. İki ay garantili.&amp;nbsp; Ondan sonrası artık size kalmış!&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Peki ben ne yapıyorum?&amp;nbsp; Öncelikle Lincoln Center’da konser planını iptal ettim, bir süre uzak durmaya karar verdim.&amp;nbsp; Ne olur ne olmaz diye de resimdeki spray ilaçtan aldım.&amp;nbsp; Tahtakurusunun kendisine henüz rastlamasam da, bu kadar haberi okuduktan sonra psikolojik bile olsa kaşıntı başlıyor!&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4844504104998112104?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4844504104998112104/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4844504104998112104' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4844504104998112104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4844504104998112104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/10/new-yorkta-hakiki-korku-filmi.html' title='New York&apos;ta Hakiki Korku Filmi: Tahtakurusu İstilasi'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TMCtgloIBUI/AAAAAAAAAHU/tHJ5HEwfvhU/s72-c/BedBugDog.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5637029653342032192</id><published>2010-10-16T18:45:00.000-07:00</published><updated>2010-10-16T18:59:08.087-07:00</updated><title type='text'>BİZBİZE PROPAGANDA PROGRAMI GURURLA SUNAR: GECEYARISI EKSPRESİ 2010</title><content type='html'>&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLpYVlkxwnI/AAAAAAAAAHE/ko1g5YT7rsI/s1600/mid1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLpYVlkxwnI/AAAAAAAAAHE/ko1g5YT7rsI/s1600/mid1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLpYWHa4vdI/AAAAAAAAAHI/65CcU6Nb5ug/s1600/mid2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLpYWHa4vdI/AAAAAAAAAHI/65CcU6Nb5ug/s1600/mid2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLpYW0f1glI/AAAAAAAAAHM/512l325bcKY/s1600/mid3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLpYW0f1glI/AAAAAAAAAHM/512l325bcKY/s1600/mid3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Hayat ilginç tesadüflerle dolu, bir daha aklına getirmeyi bile düşünmediğin şeyler hiç olmadık zamanda gelip karşına dikiliyor.&amp;nbsp; Bundan tam 32 yıl önce yapılmış bir film karabasan misali genelde Türkiye’nin, özelde de benim yakamı bırakmıyor. Tıpkı kendi kendimizi avutup, sorun yokmuş gibi davranma mantığının 21. yüzyılda bile Türkiye'nin yakasını bırakmaması gibi...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Amerikalı yetkili ülkemize geliyor seçtiği örnek &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Geceyarısı Ekspresi&lt;/b&gt;, filmin yaydığı olumsuz imajın yok olduğunu söyleyip bizi rahatlatmaya çalışıyor.&amp;nbsp; Böyle bir referans ancak olumsuz imajı daha da pekiştirip, filme bir Oscar daha kazandırır demeye kalmadan; Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ın festival için gönlünden geçen ismin aslında Emir Kusturica değil, yönetmen Oliver Stone ve Billy Hayes olduğunu öğreniyoruz.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Meğerse Türk usulü bir Geceyarısı Ekspresi senaryosu oluşturulmuş, 2010 versiyonuyla.&amp;nbsp; Bu versiyonun ana hatları da belli:&amp;nbsp; Oliver Stone (çıkan haberlerde filmin yönetmeni diye veriliyor ama yanlış bilgi, yönetmen Alan Parker, Oliver Stone senaryoyu yazmıştı ) ve Billy Hayes bazı hapishanelere götürülecek, “şartların ne kadar modern olduğunu görecekler” ve cezaevinde basın toplantısı düzenleyip, Türk halkından özür dileyecekler.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Özetle konu, Türk’ün yine Türklere propagandasından başka birşey değil &amp;nbsp;ve ben bu kadar naif bir tanıtım senaryosuna da Oscar vermek isterim doğrusu.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Oysa hoşumuza gitsin ya da gitmesin gerçekler böyle değil. &amp;nbsp;Billy Hayes’i buraya davet edersek pişmanlık yasasından faydalanmak isteyeceğine inansak da, yıl 2010 ve hala Geceyarısı Ekspresi üzerinden rant sağlanıyor.&amp;nbsp; Bu iş neredeyse bir duygusal sömürü turizmi halinde. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Amerika ve Avrupa’da televizyon kanallarının dönüp dolaşıp &lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;Geceyarısı Ekspresi&lt;/b&gt; filmini yayınlaması bir yana (bunda da fazla şaşacak birşey yok, sonuçta en iyi film dahil 6 dalda Oscar adayı olmuş ve iki Oscar kazanmış bir film) konu şimdi ciddi bir belgesele bile dönüşmüş.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Sonbaharın kasvetli günlerinden biri, gökler delinmişcesine yağmur yağıyor. New York’ta bu şartlarda dışarı çıkılmaz bahanesine sığınıp, evde kalıyor ve televizyon kanallarında geziniyorum.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Ekranda tanıdık bir yüz, Billy Hayes, anlattıkları Geceyarısı Ekspresi üzerine,&amp;nbsp; ama filmin tıpatıp benzeri değil.&amp;nbsp; Daha da kötüsü! Anlaşılıyor ki, National Geographic gibi saygın bir kanal “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal;"&gt;The Real Midnight Express&lt;/b&gt;” diye belgesel yapmış.&amp;nbsp; Billy Hayes başından geçenleri şimdiki ruh haliyle anlatıyor.&amp;nbsp; Ekranda yaşlanmış, sürekli ağlayarak Türkiye’de ne kadar büyük acılar çektiğini anlatan birisini izliyorsunuz.&amp;nbsp;&amp;nbsp; Acımamak, üzülmemek elde değil! &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bizde “Aslında Ne Oldu?” tarzı, geçmişte yaşanan bir olayı görgü tanığı veya bizzat yaşayanın ağzından aktaran yarı belgeseller gösterilir.&amp;nbsp; “Gerçek Geceyarısı Ekspresi” de aynı kurguyla yapılmış, Hayes anlatıyor sonra birkaç figüranın canlandırdığı sahneler gösteriliyor.&amp;nbsp;&amp;nbsp; Elbette, Billy Hayes’in daha önce Amerika’da uyuştucu sabıkası olduğu için Yargıtay’ın kısa süreli tahliye kararını onamadığı gerçeğine hiç değinilmediği gibi, esas mesele de “haşhaş taşımak” şeklinde hafifletilerek ifade ediliyor.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Hiç bilmeyen biri için durum şöyle: Birazcık afyona merakı olan zavallı turist neye uğradığını bilmeden&amp;nbsp;hayatının baharında kendini bir kabus gibi olan Sağmalcılar’da buluyor, tımarhaneye bile gitmeye razı olur hale geliyor.&amp;nbsp; Üç beş yıl yatar çıkarım diye beklerken, Yargıtay’ın müebbet kararıyla hayatı tamamen kararıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoBodyText"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Oliver Stone ve Billy Hayes’i ülkemizde ağırlamak isteyenlerin önce bu belgeseli izlemesini tavsiye ederim.&amp;nbsp; Daha da önemlisi bu belgeseli Başbakan Erdoğan’ın sinemacılarla yaptığı toplantıya katılanlar da izlesin.&amp;nbsp; O sinemacılardan bir bölümü “Başbakanım bize tanıtma fonundan bütçe verin, &amp;nbsp;Geceyarısı Ekspresi’ne alternatif bir film yapalım” diye önermişlerdi!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Aslında alternatifin ne olduğu belliydi ama uygulayan olmadı.&amp;nbsp; 1978’de Geceyarısı Ekspresi gösterime girer girmez, ilk iş olarak Türkiye’de gösterilmesini yasaklayıp kafamızı kuma gömeceğimize, pekala yanlışta ısrar etmeme stratejisi geliştirebilirdik.&amp;nbsp; Daha o zamanlardan cezaevlerini ıslah etmeye odaklansak ve insan haklarını iyileştirme programını kararlılıkla uygulayabilseydik, bu rantiyecilerin önünü çoktan kesmiş olurduk.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Bugün bile yetkililer “evet bazı sorunlar vardı ama gereken önlemler alındı, geçmiş geçmişte kaldı” deyip konuyu kapatmak yerine, savunma pozisyonunda kalmakta kararlı gözüküyor.&amp;nbsp; Her seferinde bu konuyu taze tutarken de Türkiye’yi &amp;nbsp;tekrar 1970’lere ışınlamış oluyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="font-family: Cambria, serif; font-size: 12pt; line-height: 115%;"&gt;Oliver Stone Antalya’ya gelip bu film sayesinde kazandığı&amp;nbsp; “en iyi senaryo” Oscar heykelciğini iade etse, Billy Hayes gelip başbakanın elini öpse yine birşey değişmez.&amp;nbsp; Biz kendimizi kandırmaya devam etmiş oluruz o kadar.&amp;nbsp; Unutulmasın ki, Oliver Stone yönetmen olarak özellikle son dönemlerde kötü işler çıkarmakla beraber, epey sıkı bir siyasi kimliktir. &amp;nbsp;Bu arada, Türkiye’den özür diler umuduyla basın toplantısı düzenlerken, Olive Stone ve Billy Hayes kalkıp, “cezaevlerinde&amp;nbsp; 2-3 senedir yatıp daha adaletle tanışamayanlardan” bahsederse ne cevap verilecek, onu da düşünmekte yarar var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5637029653342032192?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5637029653342032192/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5637029653342032192' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5637029653342032192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5637029653342032192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/10/bizbize-propaganda-programi-gururla.html' title='BİZBİZE PROPAGANDA PROGRAMI GURURLA SUNAR: GECEYARISI EKSPRESİ 2010'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLpYVlkxwnI/AAAAAAAAAHE/ko1g5YT7rsI/s72-c/mid1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-379696085826506283</id><published>2010-10-09T21:00:00.000-07:00</published><updated>2010-10-09T21:06:41.919-07:00</updated><title type='text'>Facebook Filminden Önce Kapatılacak Haberi Geldi!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLE6ZKcy28I/AAAAAAAAAG0/l5KyayYTuk8/s1600/facebook1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLE6ZKcy28I/AAAAAAAAAG0/l5KyayYTuk8/s1600/facebook1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLE6anUIGyI/AAAAAAAAAG4/FcAoZuiXZ7o/s1600/facebook.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLE6anUIGyI/AAAAAAAAAG4/FcAoZuiXZ7o/s1600/facebook.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Tam anlamıyla şaka gibi. &amp;nbsp;East Village semtindeki bir sinemada Facebook sitesinin kuruluş öyküsünü anlatan "&lt;b&gt;Th&lt;/b&gt;e&amp;nbsp;&lt;b&gt;Social Network&lt;/b&gt;" filmini izlemişim, çocuklar gibi sevinçliyim: &amp;nbsp;Film daha Türkiye'de gösterime girmemiş, üstelik son derece başarılı ve ilk yorum yapanlardan biri ben olacağım. &amp;nbsp;Güzel bir film üzerine yazmanın tadı başkadır. &amp;nbsp;Negatif yazmayı hiç sevmesem de hayat öyle demiyor. &amp;nbsp;Eve gelince internette ilk rastladığım haber, Türkiye'de Facebook için erişim yasağı konması tartışması, yani resmen bir yasaklama daha. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koskoca anayasayı bile değiştirebilirken, interneti düzenleyen bir tek yasadan sözde herkes şikayetçi, ama bu yasayı düzeltmek nedense kimsenin gündeminde değil. &amp;nbsp;Bu da olsa olsa bir kötü şaka!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Filme dönersek: Bir çağı kapatıp diğerini açan simgesel filmler vardır.&amp;nbsp; Bizim kuşak için “&lt;b&gt;Citizen Kane/Yurttaş Kane&lt;/b&gt;” nasıl özel bir yere sahip, “tüm zamanların klasik” filmi ise, şimdi 2010 yılında Facebook &amp;nbsp;sitesini anlatan “&lt;b&gt;Social Network&lt;/b&gt;/&lt;b&gt;Sosyal Ağ&lt;/b&gt;” filmi aynı sayfada yerini almayı hakediyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Aslında bir süre New York’ta yaşamak üzere bavul toplarken en çok duyduğum tavsiye de Facebook üzerineydi.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Niye &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;b&gt;Facebook&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;içinde değildim, biran önce üye olmalıydım.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Hepsinde haklılık payı olduğunu burada &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;b&gt;Facebook&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt; “&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;b&gt;Sosyal Ağ&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;” filmini izlerken bir kez daha farkettim.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Halen 500 milyon üzerinde üyeye sahip&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;bir sosyal paylaşım, dünya genelinde her 13-14 kişiden birinin kayıtlı olduğu anlamına gelir ve bu aynı zamanda iletişimdeki küresel dönüşüme işaret eder.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;Bir yanıyla gerçek dünyadan kopmak, sanal dünyayı arkadaşlık kapısı yapmaktan gibi dursa da tüm dünyayı avcunuzun içine almayı sağlayan bir iletişim gücünü hafife almak olmaz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;İlginçtir, &lt;i&gt;Hi5&lt;/i&gt; veya &lt;i&gt;Myspace&lt;/i&gt; gibi çok benzer girişimler olmasına rağmen hiçbirisi bu kadar yaygın kullanıma ve etkinliğe ulaşamadı.&amp;nbsp; Yani her ne kadar eski olsa da, “mutlak başarı için doğru zaman ve doğru insan” kuralı bugün bile geçerli.&amp;nbsp; Facebook filmi diye anılsa da filmin gerçek adı “&lt;b&gt;Social Network/Sosyal&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Ağ&lt;/b&gt;.”&amp;nbsp; David Fincher gerçek olaylardan yola çıkmanın getirdiği hikaye gücüne başarılı bir oyuncu ekibini de katarak bu yılın en ilginç filmlerinden birine imza atıyor.&amp;nbsp; &lt;b&gt;Social Network&lt;/b&gt;, önümüzdeki Oscar’da adından kesin sözettirecek.&amp;nbsp; En iyi film, yönetmen ve erkek oyuncu adayları arasına rahatlıkla girebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Bugün milyarlarca dolarlık servete sahip Mark Zuckerberg, 2004 yılında Harvard Üniversitesinde öğrenciyken başlattığı okul içi paylaşım ağını, çevresinden gelen fikirlerden ilham alarak genişletiyor.&amp;nbsp; Adı Facematch olan site Facebook halini alarak, önce Amerika ölçeğinde, daha sonra hızla dünya çapında çığır açan bir olaya dönüşüyor.&amp;nbsp; Bu başarının arkasındaki kişi kendi halinde, duygularını bastıran, içine kapanık ama daha konuşmaya başlar başlamaz zekasına ve hızına yetişemeyeceğiniz oranda ilginç bir karakter.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Film, Facebook sitesinin şöhretine yaslanarak bir Zuckerberg güzellemesi yapmıyor.&amp;nbsp; Tam tersine Facebook’un yaratıcısını olumlu ve olumsuz yanlarıyla dengelemeye çalışıyor.&amp;nbsp; Facebook yaratıcısının dünyasını anlamak açısından filmin açılış bölümü daha bir dikkatle izlenmeli.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Hele o sekansın bir de kapanış sahnesi var ki üzerine kitap yazılabilir.&amp;nbsp; Yanıbaşında duran arkadaşına email göndererek “nasılsın” diye soran bir kuşağın mensubu olan Mark Zuckerberg, kız arkadaşının “bu ilişki burada biter” diye çıkışması üzerine soruyor: “sanal mı, gerçek mi”!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Düşünme hızına kimselerin yetişemediği Facebook kurucusu kısa sürede akla sığmayacak ölçekte bir başarı yakalarken, güvensizlikle dolu içdünyası ve egosunun peşinden sürüklenince kendisini fikir hırsızlığı suçlamasıyla mahkeme kapılarında buluveriyor.&amp;nbsp; Senaryonun başarısı&amp;nbsp;burada birkez daha belirgin.&amp;nbsp; Film ihanet ve fikir hırsızlığı konularında bile suçlayanlar ve suçlanan arasında bir yerde durabiliyor.&amp;nbsp; Fikir bizden çıktı diyenleri de anlıyor ve hakveriyorsunuz; düşünce gücü ve zekasıyla bu fikrin daha ilk hecesinden binlerce yeni fikir yaratabilen bir insanın dünyasını da. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Bizde şöhretli bir kişinin duruşması olsa ortaya dökülmedik kirli çamaşır ve açıklanmadık özel bilgi kalmaz.&amp;nbsp; Facebook gibi küresel bir olgunun, daha kuruluşundan dört yıl geçmeden 2008’de mahkemelik olması, ama sansasyon yaratmayıp sessiz sedasız anlaşmaya sonuçlanması ilginç.&amp;nbsp; Sitenin kurucularından Eduardo Saverin’e ne kadar zaminat verildiği bile açıklanmadan üstelik.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Aslında para ve şöhretle ne yapacağını da pek bilemeyen Mark Zuckerberg’in bastırılmış duygularının en güzel örneği bir milyon kayıtlı üyeye sahip olma zaferini kız arkadaşının kendisini terketmesini hazmedemeyen ruh haliyle özel kartvizit bastırarak kutlaması.&amp;nbsp; Dahası var: Milyonlarca kişinin takip ettiği insan da yalnız ve hüzünlü.&amp;nbsp; Ona kalsa tek bir insanı yeniden kazanabilse hayatı güzelleşecek.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Arkadaş kazanmanın yolu ise belli, “falanca sizle arkadaş olmak istiyor” diye mesaj göndereceksiniz, eğer karşıdaki kabul ederse sizi listeye ekleyecek.&amp;nbsp; Ondan sonra bir şekilde özel hayatınızı listedekilerin seyrine açacak, sizi ne kadar kişi izliyorsa o kadar çok dostum var diye sevineceksiniz.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Yanlış anlaşılmasın Facebook ya da internet paylaşımını asla küçümsüyor değilim.&amp;nbsp; Zaten YouTube sonrası Facebook da aynı kaderi paylaşacak diye beklenti oluşması bile yeterince ürkütücü.&amp;nbsp; Ama konuşmanın yerini yazılı mesajların aldığı, duyguları ifade etmenin yalnızca özel işaretlere dönüştüğü bir dünyada, tıpkı Facebook sitesinin kurucusu gibi bir gerçek dosta muhtaç oluruz diye endişeliyim.&amp;nbsp; Yoksa Facebook kayıtlı üyesiyim zaten, isteyen bulabilir. Bu siteler sayesinde hayatınızda yeri olan ama izini kaybettiğiniz insanlara ulaşmak elbette güzel.&amp;nbsp; Artık internetsiz bir dünya düşünülemez, yeter ki sanallığı gerçeğin bir alternatifi olarak yaşamayalım.&amp;nbsp; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Gerçek anlamda iletişim kurmak derken, bir dosta dokunmadaki sıcaklığın, telefondaki merhabanın, hatta pek kalmadı ama “çat kapı” uğramanın insanı zenginleştiren bir güzellik olduğunda ısrar ediyorum.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="line-height: 115%;"&gt;Bir düşünün, hastanede yatıyorsunuz, bir arkadaşınız elinde kolonya çıkıp geliyor; bir de beşyüz tane “geçmiş olsun, xoxo” yazılı mesaj&amp;nbsp; alıyorsunuz.&amp;nbsp; Hangisini tercih ederdiniz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="line-height: 18px;"&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-379696085826506283?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/379696085826506283/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=379696085826506283' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/379696085826506283'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/379696085826506283'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/10/facebook-filminden-once-kapatlacak.html' title='Facebook Filminden Önce Kapatılacak Haberi Geldi!'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TLE6ZKcy28I/AAAAAAAAAG0/l5KyayYTuk8/s72-c/facebook1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-254452752808484069</id><published>2010-09-20T06:40:00.000-07:00</published><updated>2010-09-20T06:40:17.524-07:00</updated><title type='text'>BASKETBOLDA GURUR VE VEFASIZLIK TABLOSU YANYANA: Leyla Çalışkan ve Koç Carter Üzerine Notlar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjXkhNVyI/AAAAAAAAAGk/oXLyWSITYnE/s1600/leyla.bmp" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qx="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjXkhNVyI/AAAAAAAAAGk/oXLyWSITYnE/s320/leyla.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjXkhNVyI/AAAAAAAAAGk/oXLyWSITYnE/s1600/leyla.bmp" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qx="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjXkhNVyI/AAAAAAAAAGk/oXLyWSITYnE/s320/leyla.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjUK7rbTI/AAAAAAAAAGc/wyMKEERQ1Lk/s1600/basket8.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qx="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjUK7rbTI/AAAAAAAAAGc/wyMKEERQ1Lk/s320/basket8.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Dünya Basketbol Şampiyonasında milli takımın yaşattığı&amp;nbsp;mutluluk son zamanların en güzel olayıydı. Maçların birden çok kenti kapsaması iyi bir uygulamaydı.&amp;nbsp; Seyirci eğilimleri yönünden ise bence araştırma konusu olmaya aday bir nokta belirginleşti: Futbol ile basketbol seyircisi arasında tavır, duruş ve ifade açısından “dünya kadar” fark var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dile kolay, güreş dışında ilk kez bir takım sporunda dünya ikinciliğini kazandık. Üstelik “asla yenilmez” denen devlerle mücadele ederek. Sırbistan’ı nasıl bileğimizin hakkıyla yendiysek, bir adım sonrasında Amerika’yla final oynarken sanki nazar değdi ve kendi hatamızın kurbanı olduk. 12 dev adamdan bahsetmiyorum; onlar ellerinden geleni fazlasıyla yaptı, ama tamamen güçten düşmüş halde. Nasıl düşmesinler ki, son iki maçı üst üste programlayan federasyon adeta sporcu yorgunluğunun ne demek olduğunu herkese kanıtladı. En son iki maç arasında hiç değilse 48 saat geçmesi gerekmez miydi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir planlama uluslararası organizasyon tarafından yapılmış olsa bile, evsahibi konumunu değerlendirerek en başında itiraz etmemiz şarttı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta nasıl koskoca ana muhalefet partisi, genel başkanının seçmen kartını bulmayı akıl edemeyip bir skandala imza attıysa; federasyonun arka arkaya final maçlarını koyup basketçilerimizi birer yorgun savaşçıya dönüştürmesi de traji-komik bir olay olarak kayda geçti. İngilizler bu gibi durumlar için “kendi ayağına ateş etmek” derler; aynen öyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjG74nL1I/AAAAAAAAAGU/CMbbmjt3kac/s1600/12devadam.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qx="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjG74nL1I/AAAAAAAAAGU/CMbbmjt3kac/s320/12devadam.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Elbette hiçbir şey, dünya ikinciliği gibi müthiş bir başarıyı gözardı ettiremez. Basket maçından sonra hemen ev sinemasına kurulup 2005 yapımı “Coach Carter/Koç Carter” filmini yeniden izledim. Elbette “Beyaz Gölge”, “Space Jam”, “Glory Road” gibi dizi veya filmleri anmadan olmaz, ama basketbolla ilgili dört dörtlük bir film arıyorsanız “Koç Carter”ın yeri başkadır. Bu filmi izlerken bir yandan 12 dev adam ve onları yetiştiren hocayı hatırlayarak, aslında “Koç Carter” filminden çok daha ilginç bir hikâyemiz olduğunu düşünmeden edemedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okulun yeni basket koçu Carter (Samuel Jackson) göreve başlar başlamaz farklı tekniği, diğerlerine benzemeyen disiplin anlayışı ve de “rengi” ile göze batar. “Koç Carter” kendini basketbolun sadece sporcu yanıyla sınırlamayıp, aynı zamanda ırkçılık, ayrımcılık, önyargılar ve mahalle baskısı üzerine pek çok şey söyleyen bir filmdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hidayet Türkoğlu’nu daha ortaokul öğrencisiyken keşfeden ve ailesinin karşı koymasına rağmen basketbola yönlendiren Leyla Çalışkan, bugün Kerem Tunçeri başta olmak üzere 12 oyuncuyu yetiştirip “dev adam” yapan çalıştırıcıdır; yerel takım elemanlarını dünya çapında yıldızlara çeviren bir yetenek avcısıdır. Ne yazık ki bu değerli antrenör “ruhuyla bedenini barıştırdığı” için cezalandırılmış, dışlanmıştır. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürme kararı ve sonrasında cinsiyet değişikliği ameliyatı bir anda bütün profesyonel yeteneklerinin önüne geçmiş; üç yıl gibi uzun bir süre antrenörlük yapması engellenmiştir. “Nasıl hissediyorsam öyleyim” demiş ve cezalandırılmıştır! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar bir yana, dünya basketbol şampiyonası sırasında da kendisini hatırlayan olmadığı anlaşıldı.&amp;nbsp;&amp;nbsp;Oniki dev adamı birer dünya starı yapan insana en azından bir telefonluk vefa borcu bile çok görülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son bir televizyon programında&amp;nbsp;izledim Leyla Hocayı: Her ne kadar Dünya Basketbol Şampiyonasına davet edilmediğini anlatıp sitem etse de; Hido ve diğer oyuncuların kendisini teşekkür etmek için bile aramadığını belirtip gönül koysa da, bir öğretmen sevecenliği içinde davrandığı, aslında hiçbirisine kıyamadığı belli oluyordu. Alçakgönüllü bir zarafetle “ben onların başarısıyla gurur duyuyorum, insanlar belki de özel durumumdan dolayı uzak duruyor” diyebiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir senaryo yazarımız keşke bu konuya bir el atsa, 12 dev adamın galibiyeti ve dünya çapındaki başarısında birebir emeği olan bu insanın hayat hikâyesinden öyle bir film çıkar ki, inanın “Koç Carter” yanında sönük kalır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-254452752808484069?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/254452752808484069/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=254452752808484069' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/254452752808484069'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/254452752808484069'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/09/basketbolda-gurur-ve-vefasizlik-tablosu.html' title='BASKETBOLDA GURUR VE VEFASIZLIK TABLOSU YANYANA: Leyla Çalışkan ve Koç Carter Üzerine Notlar'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TJdjXkhNVyI/AAAAAAAAAGk/oXLyWSITYnE/s72-c/leyla.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8706438648936035575</id><published>2010-09-05T08:39:00.000-07:00</published><updated>2010-09-05T08:39:18.602-07:00</updated><title type='text'>ALYANOY, EMEK, ÇAYYOLU: HEPSİ AYNI KAPIYA ÇIKIYOR</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO5djTMP0I/AAAAAAAAAGE/zl3JR7z7cok/s1600/Image0092.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO5djTMP0I/AAAAAAAAAGE/zl3JR7z7cok/s320/Image0092.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Sahip olduğumuz değerleri yok etme konusundaki ısrarı görüp de umutsuzluğa kapılmamak için taş yürekli olmak lazım. Bir yanda evrensel kültüre ait bir arkeolojik hazineyi sular altında bırakmak için çalışanlar; bir yandan Emek sineması gibi muazzam bir hazineyi inşaat rantına kurban etmek için kampanya yürütenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bunların hiçbiri tesadüfen değil. Şimdi yaşadığımız çevreye yapılan saygısızlık ile geçmişten gelen değerlere yönelik umursamazlık maalesef baskın bir zihniyetin dışavurumu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO3iClXC3I/AAAAAAAAAF0/JUCNDyS53Os/s1600/Allianoi2.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO3iClXC3I/AAAAAAAAAF0/JUCNDyS53Os/s320/Allianoi2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Şehirlerdeki semtler, sinema binası veya antik kent Allianoi (Alyanoy) ve de çevreyle ilgili herşey ama herşey buna giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO3fkbQ8VI/AAAAAAAAAFs/zjsxU1xCmCU/s1600/Allianoi+simgesi.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO3fkbQ8VI/AAAAAAAAAFs/zjsxU1xCmCU/s320/Allianoi+simgesi.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Gelin Başkent örneğinden hareketle biraz fikir jimnastiği yapalım: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Balgat’ın kentsel dönüşümüyle umutlandık ve Başkent’in iyice bozulan/yokedilen mimari dokusuna bir seçenek olabilir diye bekledik; boşuna!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılgınlığa kapılmayıp biraz ileriye yöneldik. Daha geniş bir alanı kapsayan Çayyolu yapılaşmasında önceki hatalardan ders çıkartılıp, bir şehir mimarisi örneği kurulabilirdi. Bugün varılan nokta, altyapısı bitmemiş, trafik ve yol planlaması yapılmamış, bir tarafı 15 diğer tarafı üç katlı binalarla kafası karışık, hatta cadde-sokak tabelaları üzerinde bile tutarlılık oluşturmamış bir yavrukent modeli. Üstelik bu gidişat öylesine benimsenmiş ki yeni toplu yerleşimler süratle aynı çizgide ilerlemekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her işte bir hayır vardır demişler. Tarkan kültür varlıkları korunsun diye seferber olmasaydı, ne yetkili makamların zihninden geçen gerçek duyguları öğrenebilecektik, ne de Alyanoy gündemin önemli bir konusu haline gelecekti. Aslında Alyanoy antik kenti ile Emek sinemasının durumu birbirinden hiç farklı değil. Madem ki sözümüz Ankara üzerine, Çayyolu’nu, Atatürk Kültür Merkezi’ni de ekleyin listeye, aynı sonuca ulaşırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zihniyete göre, antik kente su baskını, tarihi sinemaya yıkım yaraşır. Olması gereken budur. “Bırakın da işimizi yapalım” kızgınlığı boşuna ifade edilmiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin tarihsel ve sosyal zenginliği, kültürel varlıklarına ilişkin her konu, kaçınılmaz biçimde göçer ve yerleşik kültürün uzlaşmaz çelişkisi noktasına gelip dayanıyor. Baskın olan duygu, hiçbir yere ait olmamak, sürekli hareket halinde yıkıp yeniden başlamak, onu tükettikten sonra bir başka istikamete yönelmektir. Bir bölgenin yerleşik değerlerini daha güzelleştirmek, mevcut mimariyi daha bayındır hale getirmek, antik bir kent ise koruma altına almak olsa olsa bir fanteziden ibaret kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam da bu nedenle, “Alyanoy sular altında kalmasın, prehistorik dönemden, Helenistik çağa, oradan Bizans ve Osmanlı’ya geçen bir evrensel mirası baraj inşaatına kurban etmeyelim” diye çırpınanlar, “çevreci tipler” diye alaya alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun sözün kısası, ortada şaşırtıcı bir şey yok aslında. Bu yaklaşım devam ettiği müddetçe, içinden otoban geçen başkentin yeni yerleşim bölgeleri de tıpkı diğerleri gibi plansız olmaya devam edecek; AKM gibi kültür ortamına katkı olsun diye tonlarca kaynak akıtılan bir yapıya halka açık lokanta muamelesi çekilecek; dünyada örneğine az rastlanan değerdeki Emek sineması ranta kurban edilecektir. Kendi elimizle kimliğimizi parçalama, tarihten bize devrolan zenginlikleri çöpe atma, hepsinden önemlisi “korumayı ve yaşatmayı” reddederek, insanlığa katkımızı “tüket veya yoket” eksenine çekme pahasına!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta Bergama Sunağı olmak üzere, pek çok tarihi eseri barındıran Berlin’deki Bergama Müzesi dünyanın en önemli hazinelerinden biridir. Maalesef sergilenen eserlerin tamamı “alt tarafı gavurun taş parçası” diye itibar edilmeyen Türkiye’den kaçırılmıştır. Bergama’nın kuzeydoğusunda, Yortanlı Barajı gölet alanının tam ortasındaki Paşa Ilıcası bölgesinde yeralan Alyanoy antik kentini de Allah’ın izniyle ortadan kaldırırsak, zaten bütün Bergama’nın ruhu antika olacak. Aslına bakarsanız yetkili bakan da “öyle bir yer yok” dediğine göre, hepimiz hayal alemindeyiz, “geçmiş olsun” ötesinde söz kalmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda moda olan “nasıl adam oluruz” tarzı önermelere bir katkı da ben yapmak isterim. Türkiye ne zaman ideal ve imrenilecek bir ülke olur biliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi partiden, hangi görüşten olursa olsun, Alyanoy yok edilmesin diye uğraşanlara teşekkür plaketi verildiği; Emek Sineması’na “yıkılsın, yenisi bir şekilde yapılır” gözüyle bakanlar karşılarında devleti bulduğu zaman…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO5n4PkS_I/AAAAAAAAAGM/SPTlZNHRxz8/s1600/Image0103.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ox="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO5n4PkS_I/AAAAAAAAAGM/SPTlZNHRxz8/s320/Image0103.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8706438648936035575?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8706438648936035575/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8706438648936035575' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8706438648936035575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8706438648936035575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/09/alyanoy-emek-cayyolu-hepsi-ayni-kapiya.html' title='ALYANOY, EMEK, ÇAYYOLU: HEPSİ AYNI KAPIYA ÇIKIYOR'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TIO5djTMP0I/AAAAAAAAAGE/zl3JR7z7cok/s72-c/Image0092.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7223925179223355096</id><published>2010-08-28T02:17:00.000-07:00</published><updated>2010-08-28T02:20:00.776-07:00</updated><title type='text'>SANSÜRE EN SON KATKIMIZ: ÇİÇEK MOTİFLİ EKRANLAR</title><content type='html'>Nihayet uluslararası kültür birikimine yeni bir katkımız oldu.&amp;nbsp; Ankara’nın son icadı "çiçek motifli" ekranlar sayesinde hemen her sinema filmi adeta bir çiçek bahçesi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonda sinema deyip geçmemek lazım.&amp;nbsp; Sinema salonu olmayan şehirlerin sayısı hiç de az değil ve onlar için tek seçenek televizyonda sinema. Ayrıca çok beğendiğin bir filmi televizyonda bir kez daha izleyip sağlamasını yapmak güzeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde “güzeldi” diye yazmak en doğrusu; film yayınlayan her televizyon kanalı uzayda yetişen çiçeklere benzer motiflerle bezeniyor çünkü. Dizi senaryosu kuralları, içerik denetimi ve “kötü alışkanlık” bekçiliği derken başkent Ankara yeni bir tarz yarattı:&amp;nbsp; &lt;strong&gt;RTÜK vesayeti. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara yasağının mantık ötesi bir hal almasıyla birlikte televizyonda film izlemek işkence çekmek gibi bir şeye dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Virgina Woolf sigara içmezse&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda çekilen filmler bu konuda daha “steril.” Ama sinema tarihi klasiklerini ya da Avrupa, Asya sinemasının önde gelen örneklerini izlerken konuya adapte olma şansınız sıfır; çünkü ekrandaki çiçek motifleri, garip şekiller veya doğrudan buzlanma yoluyla, yıllara meydan okumuş filmlere “Türk usulü yasakçılık” yorumu getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Saatler/The Hours&lt;/strong&gt;” filminde Nicole Kidman öyle bir sigara tüttürür ki, canlandırdığı Virginia Woolf sanki beyazperdede yeniden hayat bulur. Virginia Woolf muhteşem eserlerini yazarken, işte o sigara da hayatının vazgeçilmeziydi. Şimdi bu filmi televizyonda izlemeye kalksanız, bir edebiyatçının yaşam öyküsünden çok ekranda dans eden çiçek motifleriyle başa çıkmak durumundasınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Bar Sineği/Barfly&lt;/strong&gt;” Mickey Rourke’un Henry Chinaski karakteriyle aslında Charles Bukowski’yi oynadığı muhteşem bir filmdir. Festivallerin gediklisi bu modern klasiği gelin televizyonda gösterin, bakalım bir tane sigarasız sahne bulacak mısınız? Zaten bulursanız bir hata arayın; tabii niyetiniz Bukowski dünyasına gerçekten nüfuz etmekse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir filmin senaryosunda canlandırılan karakter sigara içmesi gerekiyorsa içecektir, bunun başka izahı var mı? Japonya, Kore, Tayvan sinemasından da sigaraya “kötü gözle” bakan filmler beklemeyin, çünkü Amerika’nın tersine sigara alışkanlığı hala hayatlarının bir parçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollywood son dönemede sigara meselesine el attı ve sigaralı sahneye yer vermemeye başladı deniyor. Bir bakıma doğru, ama eksik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmlerdeki karakterler çok nadir sigara içiyor ama “yasaklamalıyız” mantığından ziyade sigaranın kötülüğü üzerine yerleşik bir toplumsal bilinç oluştuğundan ve gündelik hayatta sigara diye bir konu neredeyse kalmadığından. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Senaryolarda Otosansür Dönemi&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli film yapımcıları ise bir yandan artan maliyetlerle, bir yandan yasakçı zihniyetin karabasanlarıyla uğraşmak zorunda. Yapımcılar “aman başımız ağrımasın” diye sızlandıkça “oto sansür” denen virüsün senaryo yazarı ve yönetmene bulaşmaması imkansızdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir komedi dizisine “Türkçe’yi bozuyorsun” bir diğerine “çocuklara kötü örnek oluyorsun” &lt;strong&gt;(bu kötü örnek olma meselesini bizim kadar istismar ederek “kötü örnek olan” başka bir toplum var mı bilmiyorum)&lt;/strong&gt; diye uyarılar yağınca, şimdi senaryolarda “sorun yaratma potansiyeli” olan bölümler de ayıklanmaya başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar TRT (tek kanal olduğu yıllar) ekran kılavuzu yayınlardı hatırlar mısınız: Ekrana çıkması yasak olan isimler, kullanılması yasaklı kelimeler, yasaklı şarkılar üzerine. Nostalji yapmaya gerek yok, 2010 versiyonu karşınızda. O zaman TRT, şimdi de RTÜK marifetiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsenin sigara teşvik edilsin dediği falan yok, ancak ekran buzlanması veya çiçeklenmesi gibi abartılı yöntemlerle hem sinemanın canına okunuyor; hem de yasaklamanın en doğru çözüm olduğuna inanan oto sansür kafalı kuşaklar yetişiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7223925179223355096?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7223925179223355096/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7223925179223355096' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7223925179223355096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7223925179223355096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/08/sansure-en-son-katkimiz-cicek-motifli.html' title='SANSÜRE EN SON KATKIMIZ: ÇİÇEK MOTİFLİ EKRANLAR'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4658651735514891617</id><published>2010-08-25T10:42:00.000-07:00</published><updated>2010-08-27T10:08:18.497-07:00</updated><title type='text'>ARABESK, ŞENER ŞEN, FAZIL SAY, MARLON BRANDO</title><content type='html'>Toplum olarak eleştiriye açık olduğumuz söylenemez. Doğal olarak Türk sineması da bu eğilimden payını fazlasıyla alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin başarısız bulduğumuz bir filme ilişkin bir kaç satır yazsak, hemen “bu filmin ne çok emekle yapıldığını biliyor musun” tepkisiyle karşılaşırız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletişim olanakları sayesinde artık dünya evimiz olduğuna göre, gelin irdeleyelim:&amp;nbsp;Dünya genelinde durum nedir ve Türkiye özeline bakıldığında sanata dair eleştirileriyle gündemden bir türlü inmeyen Fazıl Say nasıl karşılanmalı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce zamanda bir yolculuk yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Baba/Godfather” bir edebiyat uyarlaması olarak 1970’ler sinema dünyasında gerek hikayesi gerekse kadrosuyla olay yaratan filmlerin başında geliyordu. Büyük oyuncu Marlon Brando canlandırdığı Don Vito Corleone karakteriyle, 1973 yılı Oscarlarında en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı. Herşey olağan akışında ilerlerken, Marlon Brando ismi anons edildiğinde sahneye kızılderili kıyafetleri içerisinde bir genç kadın (Maria Cruz) geldi ve özetle şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kızılderili halkına yapılan katliam ve genel ayrımcılığı protesto etmek amacıyla Marlon Brando bu ödülü almayacak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa süren bir şaşkınlık sonrası tören devam etti, ancak Marlon Brando’nun hazırladığı, ülkesini katliamla suçlayan ve son derece güçlü ırkçılık karşıtı ifadeler taşıyan uzun bir metin basına dağıtıldı. Kuşkusuz ertesi gün, Oscar töreninin kendisinden çok, bu olay manşete taşınmıştı.&amp;nbsp; Marlon Brando ertesi gün ve sonsuza dek bir efsaneydi;&amp;nbsp;hiçbir şey&amp;nbsp;bunu değiştirmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Oscar törenlerindeyiz. Yıl 2003 ve Irak savaşı bağlamında en yoğun tartışmaların yaşandığı bir dönem. En iyi belgesel film dalındaki adaylar arasında ödül heykelciğini Michael Moore’un kazandığı anlaşılır. Bu belgesel yalnız Amerika’nın değil, tüm dünya tarihi için bir yeni dönemi ve zihniyeti başlatan 11 Eylül saldırılarıyla ilgili olarak Bush yönetimini yerden yere vuran “Fahrenheit 9/11” filmidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödül için teşekkür konuşması yapması umut edilen Michael Moore kürsüye geldiğinde hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak net sözler söyler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“George Bush senden utanıyorum, sen de yaptıklarından dolayı utanç duymalısın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu görüşe katılan da olur, katılmayan da. Ama tören kaldığı yerden aynen devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazıl Say’ın arabesk müzik hakkında (aslında müzik bağlamında arabesk duruşa karşı) yaptığı eleştiriye gösterilen tepkileri izlerken sinema dünyasının bu görkemli ve artık evrenselleşmiş protestolarını düşünmeden edemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda bütünüyle toplumu, ülkeyi eleştirel bakıştan geçiren siyasi bir duruş ve söylem var; bununla birlikte kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Olgunluk ve hoşgörü ön planda. Diğer yanda ise yalnızca bir toplumsal davranış biçimine yöneltilen eleştiri karşısında bile yer yerinden oynuyor. Kaldı ki tersi olsa ne olur, ayrı konu.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik meselenin özünü de bilerek ya da bilmeyerek&amp;nbsp;gözardı ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazıl Say’ın sözlerinin bütünü “riyakarlık, omurgasızlık” üzerine yapılmış bir yorum. Bunu “arabesk müzik dinleyenler beş para etmez” noktasına çekmek gerçekten başarı ister. Doğrusunu söylemek gerekirse, kimse eleştirel sözler duymak istemez, övgü her zaman geçer akçedir; ancak lafları cımbızla ayıklayıp, sadece işimize gelmeyen kısımlardan yeni bir tartışma gündemi yaratma konusunda galiba kimse elimize su dökemez!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızmak işin kolayı. Oysa çözüm anlamaya çalışmak ve sorunlarla yüzleşmekten geçiyor. Tabii bir de en önemlisi “kendisiyle barışık yaşamak” ilkesini asla unutmamaktan. Dünya sinemasında örnek pek çok ama Türkiye’de böyle bir cesareti Ertem Eğilmez’den başkası gösteremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şener Şen, Müjde Ar ve Uğur Yücel 1988’deki “Arabesk” filminde aslında kendilerinin de bir parçası olduğu Yeşilçam şablonu ile bir film boyu dalga geçer. Filmin güzelliği de buradadır: Bütün mesele kendisiyle yüzleşebilmek ve eleştiriye tahammüllü olmak.&amp;nbsp; Şimdi “Arabesk” filmini&amp;nbsp;bir de bu gözle izlemenin zamanıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4658651735514891617?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4658651735514891617/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4658651735514891617' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4658651735514891617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4658651735514891617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/08/arabesk-sener-sen-fazil-say-marlon.html' title='ARABESK, ŞENER ŞEN, FAZIL SAY, MARLON BRANDO'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8099058063702181445</id><published>2010-07-27T04:06:00.000-07:00</published><updated>2010-07-27T13:25:30.068-07:00</updated><title type='text'>MİLLİ AYIBIMIZ: ÇOCUK GELİNLER</title><content type='html'>Yıl 1938. Amerika’nın bazı eyaletlerinde çocuk yaşta evlendirilen kızların dramı sürmekte ve yerel yasalar yetersiz kalmaktadır. İşte o sene vizyona giren bir film konusu itibariyle tüm ülkede olay olur. Temel insan hakları bağlamında kadın-erkek eşitliği konusunu gündeme taşımakla kalmaz, geleneksel yapının kadınlara yönelik kötülüklerini de tartışılabilir konuma getirerek, ciddi yasal tedbirler alınmasına önayak olur. Burada bir ayrıntıyı atlamak olmaz: Her ne kadar bir Hollywood yapımı gibi görünse de, dedesi yaşında bir adamla evlendirilen 12 yaşındaki Jennie’yi anlatan “Çocuk Gelin/Child Bride” Amerikan hükümetinin sağladığı parasal destekle çekilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’nın kültür ve sanat ortamına anlamlı bir zenginlik katan kuruluşların başında gelen Uçan Süpürge’nin “Çocuk Gelinler” ile ilgili 54 kenti kapsayan projesini duyunca bir araştırma yaptım.&amp;nbsp;“Child Bride” sonrası, çocuk gelinler denen insanlık ayıbı üzerine acaba dünyada kaç film yapıldı? Ortaya çıkan tablo aslında başlı başına bir haber değerinde:&amp;nbsp; Amerika'da Avrupa'da 1980’de “Madencinin Kızı/Coal Miner’s Daugther” veya 1985’te “Mor Yıllar/Color Purple” gibi birkaç eski&amp;nbsp;film dışında kayda değer bir örnek yok; çünkü hem yasalar hem de toplumsal bilinç&amp;nbsp;sayesinde bu konu&amp;nbsp;"ulusal ayıp" olmaktan çıkarılmış.&amp;nbsp; Güncel ve çarpıcı haberler veya gizli-kaçak çekilen filmler&amp;nbsp;hep Pakistan, Hindistan ve Afganistan’dan veya Yemen, Etyopya gibi Afrika ülkelerinden geliyor.&amp;nbsp; Ve maalesef Türkiye'den.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçan Süpürge ve Sabancı Vakfı öncülüğünde ortaklaşa yürütülen projeye kocaman bir selam öncelikle. Onlar karşılarında sadece “yıkıcı gelenekler ve ataerkil sosyal mirasın mağdurlarını” değil; aynı zamanda öz evladını bir satılık eşya niyetine kullanan, cinsellik deyince muhafazakâr davranma konusunda mangalda kül bırakmayıp, 13 yaşındaki kızının evlenmesine “rıza gösteren” anne babaları bulacaklar. Çevrenin bütün bunları olağan karşılaması gibi "toplumsal cinnet" görecekler.&amp;nbsp; Daha da önemlisi bütün bunların arka planını oluşturan “kadın dediğin erkekle eşit olamaz”, “eksik etek”, “sırtında sopa/karnında sıpa” gibi bir karabasan zihniyetle uğraşmak durumunda kalacaklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye bir yandan çağdaş dünyaya uyum sağlamak için çaba gösterirken, ne gariptir ki henüz birey olmanın anlam ve önemini kavramaktan uzak yaşamaya da devam ediyor. Eğer yıl 2010, Türkiye’nin şehirleri toplamı 81 iken “çocuk gelinler” projesi kapsamına alınan il sayısı 54 ise, durum sanıldığından vahim demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Listeyi birebir görmek daha çarpıcı, başkent Ankara&amp;nbsp;bile bu trajediden muaf değil çünkü: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, Afyonkarahisar, Ağrı, Aksaray, Amasya, Ardahan, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Bingöl, Bitlis, Bolu, Bursa, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Düzce, Edirne, Elazığ, Erzincan, Eskişehir, Giresun, Gümüşhane, Hakkari, Iğdır, İzmir, Kastamonu, Kayseri, Kırıkkale, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Kütahya, Malatya, Mardin, Muş, Nevşehir, Niğde, Ordu, Osmaniye, Rize, Sakarya, Siirt, Sinop, Şırnak, Tekirdağ, Tokat, Trabzon, Tunceli, Uşak, Van, Yozgat, Zonguldak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan araştırmalar zaten nerede durduğumuzun gayet net ifadesi. Gelişmekte olan ülkeler ağırlıklı olmak üzere dünyada 60 milyonun üzerinde çocuk gelin var. Türkiye’de bu durum üçte bir, yani kızların her üç evliliğinden biri erken. Erken ve zorla evlendirilen kızları nelerin beklediği ise görebilen gözler için öylesine dokunaklı ki kelimeler yetmez… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük yaşta evlenen kız çocukları vücutları tam anlamıyla olgunlaşmadan cinsel ilişkiye ve çocuk doğurmaya zorlanıyor. Elbette bu nedenle anne ve bebek ölüm oranları çok yüksek. Cinsellikten ve korunmadan habersiz, bir çocuk doğurma makinesi halinde istismar ediliyor. Okul çağında evlenip eğitimini bırakmak zorunda kalan kız çocuğunun geleceği de tamamen ipotek altına alınıyor. Her bakımdan kocasına ve onun ailesine bağımlı olan çocuk gelinlerin tüm hayatı fiziksel, duygusal, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakla geçiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk sineması çocuk gelinler konusunda “bil ama konuşma” taktiği uygulamış. Uçan Süpürge’nin 2007’de başlattığı “Evlilik mi Evcilik mi” film öyküsü girişimi ve bir yıl sonrasında ortaya çıkan iki kısa film de olmasa, şarkılarla yakılmış ağıtlardan öte pek bir şey kalmayacaktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ana beni bir çocuğa verdiler” diye erken evliliğine ağlayan türküye kulak verirken, bir de Aysel Gürel’in Ünzilesi dinlenmez mi: “Varmadan sekizine/Ergin oldu Ünzile/Hem çocuk hem de kadın/Onikisinde ana/Bir gül gibi al ve narin.” Ve gücünü hikayesinden alan, hiç konuşmasız yürek acıtan iki kısa film, “Nefes Al-Alma” “Beni Geri Çağır Hayat”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O iki kısa film artık Anadolu yollarına düşüp, size-bize-hepimize “bu ayıp tüm Türkiye’nin” diyecek. Başarılar dilemekle birlikte, sivil toplum kuruluşları ve derneklerin bu konuda mesafe kaydetmeleri için siyasi otoritenin, yasa koyucuların “gözlemci” olmaktan çıkmasının en temel şart olduğunu düşünüyorum. Bizim devlet destekli “Çocuk Gelin” filmi acaba ne zaman çekilecek, (ya da böyle bir şey olacak mı) gerçekten merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çocuk Gelinler” projesinin koordinatörlüğünü yürüten Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği yetkilisi Selen Doğan amaçlarını şöyle özetliyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kadınların yaşamına ve haklarına dair sorunlar, yalnızca kadınların değil tüm toplumun sorunudur. Çocuk evliliklerini de içeren her türlü şiddet ve ayrımcılığa karşı mücadeleye sivil toplum kadar devlet de, devlet kadar özel sektör de, özel sektör kadar yurttaşlar da el vermelidir. Biz eylül sonuna doğru 54 ildeki faaliyetler için yola çıkacağız, cebimizde iki kısa filmimiz olacak. Hemen herkesle konuşup, anketler yapıp kentlerin çocuk evlilikleri haritasını çıkarmaya çalışacağız. Medyadan beklediğimiz çocukların hikayelerini magazinleştirmeden görünür hale getirmesi, hem de karar vericilere bu yıkıcı geleneğin daha fazla hayat söndürmemesi için elini taşın altına sokmaları yolunda baskı yapması.&amp;nbsp; Kadınların bize anlatacağı tanıklık ve deneyimleri kameraya alacağız; niyetimiz bu görüntülerden bir belgesel çıkarmak. Bu konuda film çekmek isteyen yönetmenlerle bilgi paylaşımına da hazırız.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8099058063702181445?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8099058063702181445/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8099058063702181445' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8099058063702181445'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8099058063702181445'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/07/milli-ayibimiz-cocuk-gelinler.html' title='MİLLİ AYIBIMIZ: ÇOCUK GELİNLER'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8866306983282326937</id><published>2010-07-21T10:56:00.000-07:00</published><updated>2010-07-28T00:43:09.753-07:00</updated><title type='text'>HOŞGÖRÜ PAMUK İPLİĞİNE BAĞLI</title><content type='html'>Reklamın iyisi kötüsü olmaz sözünü hatırlamanın tam zamanı. Kuzey Kıbrıs’ta otel açılış konserini yapmaktan son anda vazgeçen Jennifer Lopez, Türk medyasında işgal ettiği manşetlerden kolay kolay ineceğe benzemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser iptali gündemdeki yerini korurken, üstüne üstlük "B Planı" isimli filmi sinemalarda: Hem de düşünen kalemlerimizin şanlı direnişine rağmen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmden sözetmek isterdim ama keşke kayda değer bir yanı olsaydı.&amp;nbsp;Çoğu&amp;nbsp;eleştirmen “Jennifer Lopez’in filmlerinin içinde en kötüsü” yorumunu yapmış. Oysa bu filmi gördükten sonra söylemeden edemeyeceğim: 20’nin üzerinde film çeviren, Richard Gere, Ralph Fiennes, James Caviezel gibi aktörlerle eşleşen “J. Lo”nun acaba bugüne dek oyunculuğuna ilişkin hafızalarda yeretmiş ilaç için bir tek filmi oldu mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jennifer Lopez, günümüz trendlerine uygun biçimde medya ve teknoloji desteğiyle kotarılan ses ve ışık gösterisidir. Asla tek başına değildir; sahne sanatlarında ve sinemada kendisinden çok daha başarısız olanlar elbette vardır, ancak hırsların aklın tamamen önüne geçtiği bir iklim kuşağında yaşadığımızdan bunların sözü bile edilmez. Playback starlar şarkıcı, aynı mimiklerle hem dram hem de komedi oynamayı başaranlar sinema yıldızı olur. Konuyu Türkiye’ye getirmeye niyetim yok, bizdeki örnekleri bilen biliyor nasıl olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de konunun Türkiye boyutuna bir başka açıdan değinmeden olmaz. Jennifer Lopez’in “B Planı” filmi gösterime girmeden önce yapılan kampanya sayesinde ne kadar tahammülsüz olduğumuzu bir kez daha kanıtlamış olduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Kıbrıs’taki konserini iptal ettiği gerekçesiyle, Türkiye’de bazı yazarlar tarafından “J. Lo özür dileyene kadar filmi de gösterime girmesin, girerse de boykot edilsin” kampanyası yapıldı. Hoşgörü kriterlerinin ne denli pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteren bu yorumların haddi hesabı yoktu neredeyse; ancak bence en ilginçlerinden biri Haber Türk’te Rahşan Gülşan'dan geldi: Aynı sayfada bir yandan --gayet haklı olarak-- Diyanet’in bile interneti sansürlemesine tepki gösteriyor, hemen yanında ise kendisi “sansür” girişiminde bulunup “B Planı filmi&amp;nbsp;gösterime girmesin" diye yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, geçenlerde İsrail’deki bir film festivaline katılan Türk filmi acımasız dilli manşetlere konu edilip sorgulandı. İnsan anlamakta zorlanıyor; sinemayı, sanatı politikaya kurban etmeyelim diye demeçler verirken, Jennifer Lopez siyasi baskılar yüzünden konseri iptal etti diye söylenirken, bizim önerdiğimiz yaklaşım adıyla sanıyla&amp;nbsp;“oto sansür” veya “reaksiyonel denetim” olmuyor mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşasın çifte standardın dayanılmaz hafifliği!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde “B Planı” kötü bir film ve Jennifer Lopez bir kez daha oyunculuk dersinden sınıfta kalıyor. Konseri iptal etmesi de yanlıştı. Ancak bütün bunlar bizi hoşgörüsüz ve militan bir ruh haline dönüştürmek için gerekçe olmamalı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8866306983282326937?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8866306983282326937/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8866306983282326937' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8866306983282326937'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8866306983282326937'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/07/hosgoru-pamuk-ipligine-bagli.html' title='HOŞGÖRÜ PAMUK İPLİĞİNE BAĞLI'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-3603980464291511306</id><published>2010-06-12T02:45:00.000-07:00</published><updated>2010-08-28T02:25:36.827-07:00</updated><title type='text'>YÜZYILLIK SİNEMADA SATC-2 İZLERKEN</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNaDuTRhcI/AAAAAAAAACU/jhjM7G9fo90/s1600/Image0046.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481824191455004098" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNaDuTRhcI/AAAAAAAAACU/jhjM7G9fo90/s320/Image0046.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZ5zCCwOI/AAAAAAAAACM/Cp_kSelFUUU/s1600/Image0045.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481824020926218466" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZ5zCCwOI/AAAAAAAAACM/Cp_kSelFUUU/s320/Image0045.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZybU6VCI/AAAAAAAAACE/SA0a4jTjzgs/s1600/Image0041.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481823894303822882" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZybU6VCI/AAAAAAAAACE/SA0a4jTjzgs/s320/Image0041.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZq5Pa2fI/AAAAAAAAAB8/PhS-ZoV8Grk/s1600/Electricjon.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481823764894898674" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZq5Pa2fI/AAAAAAAAAB8/PhS-ZoV8Grk/s320/Electricjon.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZgtxhOmI/AAAAAAAAAB0/681xdXI15Oc/s1600/Elect7.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481823590018005602" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZgtxhOmI/AAAAAAAAAB0/681xdXI15Oc/s320/Elect7.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZVV0VZ-I/AAAAAAAAABs/N8gc6qAf3bA/s1600/Elect9.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481823394608801762" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZVV0VZ-I/AAAAAAAAABs/N8gc6qAf3bA/s320/Elect9.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNZHJMwEqI/AAAAAAAAABk/G86jaM-6Du0/s1600/Image0009.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNY4hfDciI/AAAAAAAAABc/Wtc4nX4MZ6s/s1600/Elect3.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481822899524563490" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNY4hfDciI/AAAAAAAAABc/Wtc4nX4MZ6s/s320/Elect3.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNYkrw9oiI/AAAAAAAAABU/ERGjodgpmAQ/s1600/Electric1.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481822558686650914" src="http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNYkrw9oiI/AAAAAAAAABU/ERGjodgpmAQ/s320/Electric1.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 240px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraflar: (Yukardan aşağıya) &lt;/div&gt;&lt;div&gt;1/2/3 Restorasyonu Eylül'de bitmesi planlanan ve sinemaseverlerin de maddi katkı sağladığı yüzyıllık Phoenix Sineması&lt;/div&gt;&lt;div&gt;4 Electric Sinemanın işletme müdürü Jon Nathan&lt;/div&gt;&lt;div&gt;5/6 Electric Sinema koltuk ve oturma düzeniyle de çok farklı&lt;/div&gt;&lt;div&gt;7/8 Yakında Yüzüncü Yıl etkinliklerine başlanacak olan Electric Sinema, art deco tarzının görkemli bir örneği. Ama bizim Emek'in ihtişamı bunu rahatlıkla gölgede bırakır&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;BAŞKA KENTLERİN GELECEK KUŞAKLARA DEVREDECEĞİ ANILAR VE SANAT ESERLERİ VAR&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dışarıdan bakınca herhangi bir binadan ayırt edici özelliği yok gibi. Hatta üzerinde bulunduğu caddenin İstiklal Caddesi veya Ankara'nın Yüksel Caddesi/Karanfil Sokak kalabalığını anımsatan sevimli karmaşasına takılıp kalırsanız fark etmeyebilirsiniz. Oysa içeri adım attığınız anda yüzyıllık bir sanat eseri çevreliyor sizi. Ancak karşılaştırma yapmadan da duramıyorum:&amp;nbsp;Başkentin Akün, Ulus, Çankaya ya da Büyük Sineması bugün varolsa, onların estetiği ve heybeti, Electric sinemayı bir kalemde geçerdi.&amp;nbsp; Hepsini bir kalemde rahatlıkla geçen Emek Sinemasını ise yoketmeye çalışmak en hafif deyimle utanç verici...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notting Hill semtinde bulunan Electric Sinemadan bahsediyorum. Ankara kent olarak, mimarisine değer katan yerlerini tamamen kaybetmişken, başka başkentlerde durum nasıl merak ediyorum. Bizde “alt tarafı ticari işletme” gözüyle bakılan tarihi değer taşıyan sinema yapılar burada kar-zarar dengesini ne şekilde sağlıyor, yıkılıp yokolmaktan nasıl kurtulabiliyor sorularına yanıt bulmak üzere Londra’dayım. İlk izlenim yeterince çarpıcı: Bilet gişesinde telefonlara yanıt veren görevli “maalesef doluyuz, üç hafta sonrasına yer verebilirim” diyor. Oynayan film “Robin Hood” “SATC 2: Sex and the City -2” gibi büyük sinema zincirlerinde gösterilenden farklı olmadığı için merakım ikiye katlanıyor. Electric Sinemanın işletme müdürü Jon Nathan sorularımı iki seans arasındaki boşlukta çabucak cevaplıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Burası özel bir işletme ama sinemacılık tarzı olarak Londra’da bir başka örneğimiz yok. Seyirci açısından hiçbir sorun yaşamıyoruz, neredeyse devamlı kapalı gişeyiz. Başka zincirlerle aynı filmleri oynatsak da, izleyici buradaki havayı seviyor ve tercih ediyor. Programlarımız piyasa filmleriyle sınırlı değil, gece seansıyla başlayıp sabaha kadar devam eden gösterilerimiz var, sanatseverler yoğun ilgi gösteriyor.” Reklam değil bu sözler. Ben oradayken Stanley Kubrick toplu gösterimi vardı ve biletleri tükenmek üzereydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki böylesine cazip bir semtteki binayı ranta kurban etme gayreti hiç mi olmadı? Nathan “olmaz mı” deyip ekliyor: “1980’lerde, 1990’larda binanın yıkılması gündeme getirildi; ancak belediye burasını “İngiliz Kültür Mirası” kapsamında korumaya aldı. 2002 yılında ise köklü bir renovasyona girişildi; ana mimariye hiç dokunmadan koltuklar değişti ve en arka bölüme bar/kafe eklendi.” Devlet desteği? “Sözkonusu değil, burası özel bir işletme ve kendimize yetiyoruz” diye ekliyor Jon Nathan. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Resimlerde gördüğünüz gibi, Electric son derece rahat, ev tipi büyük koltuklara sahip. Buraya yiyeceğinizi, içeceğiniz alıp koltuğa gömülerek, evdeki kanepe konforunda film izlemek mümkün. Hem de tarih ve estetiği doyasıya soluyarak.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar Emek Sinemasında fazlasıyla var, ancak bizim buralarda ne yazıkki "yıkıp aynısını yeniden yapalım" isimli komedi filmi vizyonda!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki durağım ise Londra’nın diğer ünlü sineması “Phoenix,” üstelik o da aynı Electric gibi 100 yıllık. Binaya girerken tamirat için kurulan iskeleler karşılıyor. Sinemanın iç dekorasyonu ise elbette hoş, aynı Electric gibi “art deco” üslubunun bir diğer örneği. Hayranlıkla resim çekerken, bir yandan da Ankara’nın önce kötü işletmecilik kurbanı olan, sonra da erotik filmler falan derken kaybolan sinemalarını (örneğin Sinema 70) anımsamamak elde değil. Ankara’nın göz göre göre elindekileri nasıl bozuk para gibi harcadığını düşünüp üzülüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Phoenix sineması yetkilileri Eleni Primikiri ve Richard Crompton ile söyleşiyorum, verdikleri bilgiler “işin doğrusu nedir” kılavuzu olabilir: “Burası sinema sanatının hakkını veren bir mekan. Festivallere evsahipliği yapıyor, normal gösterimler haricinde söyleşi, panel ve okullar için film atölye çalışmaları da düzenliyoruz. Sinemamız 1910 yılında inşa edilmiş. 2001 yılında bazı iç düzenlemeler yapıldı. Ancak binanın tepeden tırnağa kapsamlı onarımı artık şart oldu. Bu amaçla fon oluşturuyoruz, çünkü işin maliyeti 1 milyon pound gibi ciddi bir rakam. Bunun üçte ikisini bireysel ve kurumsal bağışlarla sağlamaktayız, kalanını ise resmi kanallardan alacağız.” İşletme müdürü Paul Homer ekliyor, “sinema salonu yine 255 kişilik olarak kalacak, mimarisi hiç bozulmadan onarılacak ve Eylül’de perdelerimizi gururla yeniden açıp 100. yaşgünümüze özel etkinlikler düzenleyeceğiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı Electric gibi Phoenix sineması da “kültür mirası” kapsamında listelenmiş, yani yıkılması mümkün değil. Onarım için sinemaseverlerden gönüllü bağışlar adeta yağıyor, zaten gerisi için de “İngiliz Milli Piyango İdaresi” tarafından sağlanan fon imdada yetişiyor. Sözün kısası, yerel yönetimi, devleti, özel sektörü ve sinemaseveri elele vermiş, bilinçli bir şekilde kültür varlıklarına ve anılarına sahip çıkıyor. Kuşaktan kuşağa aktarılacak birikimleri yaşatmanın haklı gururunu taşıyor. Emek Sinemasının durumu için ne güzel bir örnek bu. Darısı başımıza diyeceğim, ama… &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-3603980464291511306?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/3603980464291511306/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=3603980464291511306' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/3603980464291511306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/3603980464291511306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/06/yuzyillik-sinemada-sex-and-city.html' title='YÜZYILLIK SİNEMADA SATC-2 İZLERKEN'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBNaDuTRhcI/AAAAAAAAACU/jhjM7G9fo90/s72-c/Image0046.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6104182352613501991</id><published>2010-05-20T11:19:00.000-07:00</published><updated>2010-05-20T11:29:55.845-07:00</updated><title type='text'>SORAYA'YI TAŞLAYIP, SÜREYYA'NIN BURNUNU KESMEK</title><content type='html'>Filmin karakteri İranlı, üstelik öyküsünü yaşanmış olaylardan hareketle anlatıyor.  Yine de "Soraya" isminde bir yabancılaştırma efekti buluyorum.  "Bak elalemde ne kötülükler oluyor" demenin dayanılmaz rahatlığı yaşansın diye mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer niyet bu ise, kafamızı kuma gömmekten öteye geçmiyoruz demektir.  Uçurumdan itilip "intihar etti" diye polise bildirilen, kumaydı, berdeldi diye törelerle insanlığı elinden alınan kadınlar uzayda yaşamıyor sonuçta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutunacak bir dal arar gibi yaslandığı duvardan ürkek ve çaresiz gözlerle objektife bakan İranlı Soraya’dan geriye sadece 9 yaşındayken çekilmiş bir fotoğrafı kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapanış jeneriğindeki o resme iyi bakın; “kadının adı yok” eleştirisine bile rahmet okutan bir zihniyeti, insanın insana yaptığı zulmün çarpıklığını göreceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Soraya’yı taşlamak” İran asıllı Amerikalı yönetmen Cyrus Nowrasteh’nin yine İranlı bir yazarın eserinden uyarlaması. Yaşanmış bir olaydan yola çıkan film, mahalle baskısı ve bağnazlığın geçerli hukuk haline geldiği bir kasaba ortamında tek suçu “her şeye rağmen yaşama sarılmak” olan genç Soraya’nın taşlanarak öldürülmesinin perde arkasını anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat en doğru tanımını “ifade edilenin içeriği” ile “ifade biçiminin kusursuzluğunda” bulur.  “Soraya’yı Taşlamak” bu anlamda bir istisna; sinemayı bir iletişim aracı, bir isyanı dillendirme formu olarak kullanıp, tüm dünyayı sarsmak, zihinlere şu acı gerçeği işlemek istiyor: Dünyanın neresi olursa olsun, pozitif akıl yerini bağnazlığın dogmalarına bıraktığında o toplum bitmiş demektir. Erkek egemen kültür töreye, o da olmazsa inanç kılıfıyla yutturulan kör karanlıklara sığınarak mutlaka bir dehşet yaratacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiziksel şiddete maruz kalması yetmezmiş gibi, 14 yaşındaki bir çocuğu kuma getirmeye kalkan kocasını boşanmaya razı etmek isteyen Soraya’nın “nafakadan kurtulmak” için kocası ve çevredeki "saygın" adamlarca hazırlanan komploya kurban edilmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlığı bile yadsınan, en temel insan haklarından mahrum bırakılan kadınların öyküsü var bu filmde. Ancak, tıpkı töre cinayetlerini anlatan “Mutluluk” filminde olduğu gibi, bu filmi de çoğunlukla kadın seyirci izlerse yazık olur. Çünkü  “Soraya’yı Taşlamak” filmini esas ve mutlaka görmesi gereken erkekler. Adına ister Soraya, ister Süreyya deyin böylesi acılar ne yazık ki bize hiç yabancı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite öğrencileri düzeyinde yapılan araştırmalarda bile, namus uğruna cinayeti mazur gösteren anlayışa destek çıkanların çokluğunu hatırlayınca, keşke bir hoca çıkıp “Soraya’yı Taşlamak” filmini zorunlu ödevler arasına koysa demek geliyor içimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumdan bulduğu kuvvetle şehvetini sapkınlıkla perçinleyen İranlı adamın yaptığını korkunç buluyorsak; biraz kendimize bakmak da iyi gelebilir.  Bilmem kaçıncı kez doğuma zorlanan ve bu kez de erkek olmadı diye burnu kesilen genç anne;  evlilik dışı aşk yaşıyor diye öz kardeşi ve kuzenleri tarafından taşlanarak öldürülen sevgililer; büyükleriyle barışmak üzere geldikleri baba ocağında kurşun yağmuruna tutulan evli çift; ya da cinsel yönelimi nedeniyle öldürülen sayısız insan Kaf dağının ardında değil, bu coğrafyada yaşıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6104182352613501991?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6104182352613501991/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6104182352613501991' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6104182352613501991'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6104182352613501991'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/05/sorayayi-taslayip-sureyyanin-burnunu.html' title='SORAYA&apos;YI TAŞLAYIP, SÜREYYA&apos;NIN BURNUNU KESMEK'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6928154339689844903</id><published>2010-05-13T13:56:00.000-07:00</published><updated>2010-06-13T01:48:49.258-07:00</updated><title type='text'>EMEKSİNEMASINIYAŞATALIM.ORG</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBSalxINpYI/AAAAAAAAAE8/f_9E79WY28o/s1600/emek+1.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBSalxINpYI/AAAAAAAAAE8/f_9E79WY28o/s320/emek+1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBSbFtYRJQI/AAAAAAAAAFM/VYFGXB0D87A/s1600/emek.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBSbFtYRJQI/AAAAAAAAAFM/VYFGXB0D87A/s320/emek.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBSbYe-wJgI/AAAAAAAAAFc/HDc4V_yljfU/s1600/emek+3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" qu="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBSbYe-wJgI/AAAAAAAAAFc/HDc4V_yljfU/s320/emek+3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Evet yine Emek Sineması. Bir kez daha, yeniden. Tam başka konuya geçeyim derken öyle şeyler oluyor, öylesine akıl almaz cehalet örnekleri sergileniyor ki, tekrar başa dönmek kaçınılmaz hale geliyor. Şimdi de Taksim meydanının ismini değiştirme girişimi var. Bu haberin yanına Kültür Bakanlığının "Emek sadece üst katlara taşınacak, ne var bunda" tarzı sürreal açıklamasını da ekleyin, ortaya çıkan resmin adını artık siz koyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/"&gt;http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/&lt;/a&gt; platformu konuyu ısrarla ve bilinçle takip ediyor. Yürekten destekliyorum. Onlara bir kez daha kulak verelim, çünkü Mayıs sonunda Emek Sinemasının boşaltılıp inşaata dönüşmesi planlanıyor. Platformun söylediği gibi "zamanımız çok az"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Emek Yaşamalı&lt;br /&gt;Emek Film Merkezi Olmalı!&lt;br /&gt;İmza sayısı 6300'ü geçti...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;emeksinemasiniyasatalim.org&lt;/strong&gt;” 10 Mart'ta kurulan Facebook grubu ve 31 Mart'ta kurulan sitemizin başka kurum ve sitelerle ilişkisi yoktur, sinemaseverlerin, festivalseverlerin, Türkiye'nin kültürel mirasına sahip çıkanların bağımsız, gönüllü çabasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sitemizi email, facebook ve twitter ile ısrarla duyuralım, zamanımız çok az, Mayıs sonunda tüm blok boşaltılıyor. Emek'le ilgili gelişmelerden ve sayfa güncellemelerinden haberdar olmak için Facebook sayfamıza üye olabilirsiniz .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film festivallerinin temel direği üniversitelilerin aynı yoğun ilgiyi sitemize de göstermesini bekliyoruz. Her imza çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek sineması Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllardan bugüne kadar gelen İstanbul'daki en geniş iç mekan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek sineması 50 seneden fazla bir süredir devlete ait, yani kamu malı. Eminim pek çok sinemasever bunu bizim gibi son iki ayda öğrendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek sinemasının yıkılmasını öngören proje daha önce sayısız örneğini gördüğümüz, son zamanlarda TEKEL ile ülke olarak acısını derinden hissettiğimiz özelleştirmelerden birisidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6928154339689844903?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6928154339689844903/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6928154339689844903' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6928154339689844903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6928154339689844903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/05/emeksinemasiniyasatalimorg.html' title='EMEKSİNEMASINIYAŞATALIM.ORG'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/TBSalxINpYI/AAAAAAAAAE8/f_9E79WY28o/s72-c/emek+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4473092632852041168</id><published>2010-04-20T10:52:00.000-07:00</published><updated>2010-09-12T09:32:15.279-07:00</updated><title type='text'>AKÜN/EMEK VE GEÇMİŞİ SİLİNEN KENTLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S83r9tZOACI/AAAAAAAAABE/CxdtvT2vNq8/s1600/Electric_Sinema%5B1%5D.bmp"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5462281368460197922" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S83r9tZOACI/AAAAAAAAABE/CxdtvT2vNq8/s320/Electric_Sinema%5B1%5D.bmp" style="cursor: hand; float: left; height: 100px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 320px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S83r9bofGjI/AAAAAAAAAA8/tRdU_SaT2KM/s1600/Electric_Sinema_2%5B1%5D.bmp"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5462281363692395058" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S83r9bofGjI/AAAAAAAAAA8/tRdU_SaT2KM/s320/Electric_Sinema_2%5B1%5D.bmp" style="cursor: hand; float: left; height: 100px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 320px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Tarihi Emek sineması için ne kadar yazılsa, ne söylense azdır. Aslında o yalnızca bir simge; buzdağının az da olsa görünen yüzü. Duvarlarında Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk gibi abide seslerin yankılandığı tarihi Harbiye Radyo Evi için TRT'ye başvurup "yıkıp otel yapma" fikrini proje diye sunanlar var bu ülkede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kentin ortak kültür ve hafızasını yoketmeyi sıradan bir olay gibi görebilmeyi başardıktan sonra, kelimenin tam anlamıyla hepimize geçmiş olsun, bir başka gün de Dolmabahçe Sarayının sahilden yukarıya nakledilmesini konuşabiliriz pekala!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul gibi sürekli gözönünde olan bir tarihi kent böyleyse, diğerleri nasıldır diye düşünenler varsa bu yazı onlar için... Çünkü Emek İstanbul ise, Akün de Ankaradır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankaralılar ve kendini bu şehre ait hisseden herkes için küçük bir hafıza testi: “Ses” “Talip” “Dilek” “Karınca” “Gölbaşı” “Arı” isimleri neyi çağrıştırıyor? Yanıtı kolaylaştırmak adına, Tunalı Hilmi, Maltepe ve Bahçelievler semtlerini söylemek bir şey ifade eder mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunalı Hilmi Caddesinde her öğle ve akşam sayısız müşterisine Meksika yemekleri sunan lokantanın aslında Ses Sineması; arabanızı emanet ettiğiniz otoparkın aslında Talip Sineması; düğün yapıp evlendiğiniz/eğlendiğiniz mekânın aslında Dilek Sineması; ekonomik krizle iyice bunalıp neredeyse yarısı boşalmış çarşının aslında Karınca Sineması olduğunu hatırlayan kaç Kavaklıdere ve Küçükesat sakini kaldı, gerçekten merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek tavanlı ve geniş balkonlu Maltepe Gölbaşı Sinemasının yerini telekomünikasyon binasına bırakması veya başkentin çift balkonlu çok özel sineması Bahçelievler Arı’nın televizyon stüdyosuna dönüşmesi acaba kaç kişinin hatırında bilemiyorum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent değerlerine ve mimari geçmişine ilişkin ne varsa ortadan kaldırmayı başaran Ankara, yeni kuşaklara yoğun bir hafıza kaybı eşliğinde “kültürsüzlük” devretme yolunda. Kaybolup giden yalnızca anılarımız değil, bir şehrin kültür tarihine ve kentlilik bilincine anlam katan herşey yokoluyor. Şimdi bambaşka yerlere dönüşen bu sinemalar müstakil kimliğiyle birer mimari tarz örneğiydi ve birbirinin kopyası olan AVM modeli ticari sinema işletmesi anlayışından çok farklıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akün-Emek hattı bu anlamda yaşananların hazin bir özetidir. Nasıl ki Ankara neo-klasik mimarinin örneği olan, fuayesindeki seramiklerden tavan süslemesine dek estetik bir özenle yapılmış Akün Sinemasını göz göre göre kaybettiyse, şimdi de İstanbul’daki tarihi Emek Sineması aynı kaderi paylaşmanın eşiğinde. Devlet Tiyatroları Akün’ü almasaydı, alışveriş merkezi olması işten bile değildi. Türkiye’nin en eski sinemalarından Emek ise 1924’ten beri sinemaseverlere yaşattığı bütün güzelliklere karşılık her an “Beyoğlu’na yeni bir AVM” para hırsı ve gözü dönmüşlüğün kurbanı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka ülkeler bu tür tarihi değerlerini vergiden muaf tutup, maddi destek sağlıyor ve kültürel varlıklar kapsamında koruma altına alıyor. "Gidin Avrupa'ya Emek gibi, Alkazar gibi sinemaya artık rastlayamazsınız" diyerek koyu cehalet sergileyenlere adres vereyim: Örneğin Londra'ya gidip Notting Hill Gate semtindeki (yani Londra'nın tam merkezindeki) Electric sinemasını görsünler. Şu anda 100. yaşını kutlamaya hazırlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde "Art House/Sanat Evi" kapsamında bu tür kültürel yapılar koruma altında, maddi destek de dahil olmak üzere. Böyle sinemaları, tiyatro ve opera binalarını gördükten sonra, bizdeki “bu da bir bina yıkılsa ne olur” veya en iyimser haliyle “yıkar aynısını en üst katta yeniden yaparız” zihniyetiyle karşılaşmak gerçekten dehşet verici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29. İstanbul film festivali açılışına damgasını vuran “Emek Sineması’na Dokunmayın” protestosu giderek büyüyor; sinemaseverler kapısına zincir vurulmuş bile olsa Emek Sineması’nın önünde toplanıp seslerini duyurmaya çalışıyor. Bir kültür varlığı daha yok olmasın diye yürüyüşler yapılıyor; bir slogandan fazlasını ifade ederek kent bilincini ayakta tutan “Emek İstanbul’dur Yıkamazsınız” sözleriyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafıza kaybı yaşamak istemeyen herkes huzursuz, çünkü en son IKSV’nin panelinde durumun sanıldığından daha vahim olduğu, yetkililerin resmen doğruları söylemediği de ortaya çıktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankaralı bir grup sinemasever de Tunalı Hilmi Caddesi üzerindeki Kavaklıdere Sineması’nın tarih olmaması için uğraş veriyor. Ankara Film Festivali ve Ankara Sinema Derneği çabaları sayesinde geçici de olsa perdelerini açan Batı Sineması ise maalesef şimdi yeniden işporto tezgahlarıyla dolup taşıyor. Dilerim bu sesler, bu çağrılar kör duvarlara çarpmaz.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4473092632852041168?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4473092632852041168/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4473092632852041168' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4473092632852041168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4473092632852041168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/04/akunemek-ve-hafizasini-kaybeden-kentler.html' title='AKÜN/EMEK VE GEÇMİŞİ SİLİNEN KENTLER'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S83r9tZOACI/AAAAAAAAABE/CxdtvT2vNq8/s72-c/Electric_Sinema%5B1%5D.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7984926091875851408</id><published>2010-04-17T02:54:00.000-07:00</published><updated>2010-04-17T03:18:56.636-07:00</updated><title type='text'>LÜTFEN: EMEK SADECE BİR SİNEMA DEĞİL</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S8mIIIRcZsI/AAAAAAAAAA0/_GGBS0cZ8fE/s1600/Emek+Sinemas%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461045696404416194" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 153px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S8mIIIRcZsI/AAAAAAAAAA0/_GGBS0cZ8fE/s320/Emek+Sinemas%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Emek Sineması yıkılmasın diye uğraşırken birdenbire meseleyi alıp "zaten sinemanın koltukları rahat değildi" noktasına indirgeyen yorumlara bakılırsa, değersizliğin kendi başına bir değer haline geldiği gün gibi ortada. Bir kültür varlığı ortadan kaldırılmak isteniyor; anılarımız, hayallerimiz hatta ortak kültür değerlerimiz (artık ne kadarı kaldıysa!) yokoluyor; ama kimileri için şu anda bu konunun en can alıcı noktası, koltukların mesafesi... Onlar gündemi "melekler dişi mi erkek mi" noktasında tutmaya devam etsinler, Türkiye daha nelerini yitirir, ortak hafızası da kalmaz, kültür değerleri de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Herşey bu kadar ucuz, bu kadar basit mi! Nelerin yok edildiğini, hangi değerlerin tarihe gömüldüğünü farketmek, algılamak için daha kaç Emek gibi kültür varlığının ortadan kalkması gerekir... Lütfen, &lt;a href="http://www.iksv.org/"&gt;http://www.iksv.org/&lt;/a&gt; üzerinden (&lt;strong&gt;Film &lt;/strong&gt;bölümüne girip) Emek Sinemasını yaşatma girişimine destek verelim. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Lütfen önce sinemayı bir kurtarın da daha sonra koltukları değişsin diye uğraşın. Yoksa, olmayan sinemanın oturma düzenine ancak sanal ortamda erişirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7984926091875851408?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7984926091875851408/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7984926091875851408' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7984926091875851408'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7984926091875851408'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/04/lutfen-emek-sadece-bir-sinema-degil.html' title='LÜTFEN: EMEK SADECE BİR SİNEMA DEĞİL'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/S8mIIIRcZsI/AAAAAAAAAA0/_GGBS0cZ8fE/s72-c/Emek+Sinemas%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-584975435121032494</id><published>2010-03-17T15:08:00.000-07:00</published><updated>2010-04-17T03:12:37.122-07:00</updated><title type='text'>BİR OSCAR 2010 HEYECANSIZLIĞI</title><content type='html'>Geleneksel Oscar gecesi heyecanı bu yıl hafızalardan kolayca silinmeyecek bir hayalkırıklığına dönüştü. Aday listesine ve sonuçlara bakıldığında, lafı dolaştırmaya gerek kalmayacak kadar net bir resim var bana göre: 82. Oscar ödülleri, oyuncu dalındakiler dışında, ortalamanın çok altında olan filmlere verildi ve bunların hiçbirisi sinema tarihinde iz bırakacak niteliğe sahip değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılın en iyileri ya es geçildi ya da tek-tük ödülle geçiştirildi. Öte yandan, Akademinin “&lt;strong&gt;Avatar&lt;/strong&gt;” rüzgarına kapılmaması olumlu bir durumdu. Bu film teknik daldaki ödülleri fazlasıyla hak ediyordu, öyle de oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında “film gibi film” listeme koymak üzere ancak 7 film bulabiliyorum:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aşk Dersi/An Education&lt;br /&gt;Messenger&lt;br /&gt;Blind Side&lt;br /&gt;Precious/Acı Bir Hayat Hikayesi&lt;br /&gt;A Single Man/Tek Başına Bir Adam&lt;br /&gt;The Last Station&lt;br /&gt;Nine&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gelelim 2010’un en iyisi olduğu iddiasına sahip &lt;strong&gt;Hurt Locker/Ölümcül Tuzak&lt;/strong&gt; filmine…&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;2001: Uzay Macerası&lt;/strong&gt;” “&lt;strong&gt;Ben Hur&lt;/strong&gt;” ya da “&lt;strong&gt;Kazablanka&lt;/strong&gt;” gibi filmleri bugün bile adı geçtiğinde nasıl saygıyla anıyor ve birer “marka” gibi Oscar ödüllerine ciddiyet kattığını düşünüyorsak, (sözünü ettiğim filmlerin sırasıyla 1968, 1959, 1942 yıllarına ait olduğunu akılda tutalım) şimdi ödüle boğulan “&lt;strong&gt;Hurt Locker/Ölümcül Tuzak&lt;/strong&gt;”ın daha bu yıl sona ermeden unutulması sürpriz olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu yılki süreç bazı garipliklerle başladı. Örneğin, her dalda 5 aday varken, en iyi film kategorisinde 1943’ten bu yana ilk kez 10 film yeralmıştı. Sinema sektörünü canlandırmayı hedefleyen bu adım ne kadar başarılı oldu bilinmez; ama en azından ortaya benzersiz bir “borç çorbası” menüsü sundu. Çizgi film &lt;strong&gt;Up/Yukarı Bak&lt;/strong&gt; ile tamamen öykü anlatma ve karakter odaklı &lt;strong&gt;Blind Side&lt;/strong&gt; filminin aynı listede birbiriyle yarıştırılması başka nasıl açıklanabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hurt Locker’&lt;/em&gt;ın ana meselesi Irak’ta görev yapan Amerikalı askerlerin yaşadıkları zorluk, klostrofobik ortamın kışkırttığı adrenalin ve “vatandan uzak olma” halleri. Bu mesele, her an tehlikeyle burun buruna yaşayan bir bomba imha ekibi üzerinden anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlatmaya çalışıyor” demek aslında daha doğru, çünkü beyazperdeden yansıyan görüntüler kopuk, felsefi derinlikten yoksun ve bir öykü oluşturmaktan çok uzak. Film ne yazık ki kurgusal bütünlük ve tutarlılıktan da yoksun: Daha ilk sekansta bomba imha timinin nasıl bir iç gerilim yaşadığını elbette hissediyoruz, ama gerisi gelemiyor. Birbirinin tekrarı gibi duran sahneler nedeniyle ciddi bir devamlılık problemi yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok örnekte olduğu gibi, bir film senaryo üzerinde çok etkileyiciyken, beyazperdede tam manasıyla ruh kazanmayabilir. &lt;em&gt;Ölümcül Tuzak’&lt;/em&gt;la ilgili olarak cevaba muhtaç en azından benim iki sorum var: Bazı eleştirmenler bu filmde “ciddi savaş karşıtlığı” temasını nereden ve nasıl buldu? İkincisi, binlerce Akademi üyesi nasıl oldu da bu filmde birleşti? Üstelik aday listesinde Irak ve Afganistan savaşlarını mükemmel sinema dili ve farklı bir açıdan anlatan &lt;strong&gt;Messenger&lt;/strong&gt; gibi bir film dururken!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kathryn Bigelow’un en iyi yönetmen ödülüne ilişkin “ilk kez bir kadın yönetmen Oscar’ı kucakladı” heyecanı bile içinde bir ironi barındırıyor: Sinema kariyerini tamamen erkek egemen kültürü anlatma üzerine inşa etmiş Bigelow için bu ödül ne anlama gelir, tamamen ikna olamadım. Bence esas mesele, bir filmin iyi veya kötü olmasıdır; konu Oscar gibi uluslararası etkinliğe sahip bir ödülse, yarınlara kalıp kalmayacağı noktasıdır. &lt;strong&gt;Ölümcül Tuzak&lt;/strong&gt; bu testten geçer mi, bence hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten teşekkür konuşmasını dünyanın heryerinde kahramanca savaşan askerlerle bütün üniformalılara adayan Kathryn Bigelow duruşunu gayet güzel ifade etti. “Peki bu çocukların oralarda ne işi var” demeye bile gerek duymadan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz, bir Amerikalı yönetmenin yurttaşları için endişe etmesine ve bunu bütün dünyaya ifade etmesine ancak saygı duyulur. Ayrıca savaşa ilişkin yapılan bir filmin savaş karşıtı olması diye bir zorunluluk da yok. Benim sözüm, olmayan bir şeyi varmış gibi göstermeye çalışıp, “bunca ödül aldığına göre mutlaka muhalif bir tavır içindedir” tarzındaki basmakalıp yaklaşımlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ölümcül Tuzak&lt;/strong&gt;, Oscar’dan epey önce Türkiye’de gösterime girmiş, ama kısa sürede vizyondan düşüp DVD formatında sinemaseverlere sunulmuştu. Oscar hatırına şimdi yeniden sinemalarda. Filmin yapımcısı bile “Oscar sayesinde dağıtımcı firmaları ikna etmeyi” umduğuna göre, vaziyet göründüğünden daha vahim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;82. Oscar gecesi vasat filmlerin ödüllendirildiği, Steve Martin-Alec Baldwin kimyasının hiç tutmadığı ve tarihinin belki de en apolitik ödül töreni olarak hatırlanmaya aday. Üstelik en son Arjantin filmi “&lt;strong&gt;The Secret in Their Eyes&lt;/strong&gt;” filmini de izledikten sonra (en iyi yabancı film ödülünü kazandı) bu tespitim iyice pekişti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-584975435121032494?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/584975435121032494/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=584975435121032494' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/584975435121032494'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/584975435121032494'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/03/bir-oscar-2010-heyecansizligi.html' title='BİR OSCAR 2010 HEYECANSIZLIĞI'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4616009884953073726</id><published>2010-01-26T11:32:00.000-08:00</published><updated>2010-01-27T10:32:00.030-08:00</updated><title type='text'>AVATAR</title><content type='html'>&lt;strong&gt;GİŞE BAŞARISI BİR FİLMİ DEĞERLİ YAPAR MI?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Parayla kültürün ters orantılı el değiştirmesinin sonuçları ortaya çıkıyor demeye kalmadan görüyoruz ki yerleşik kural ve değer yargıları sistemi bile oluşmuş. Artık küresel bir boyuta sahip bu “ilerleme” konusunda ne kadar sevinsek azdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bazı temel kavramları sorgulamak gerekiyor: Başarılı olmakla iyi olmak aynı mıdır? Belli bir zaman diliminde gişe başarısı elde etmek ya da popülerlik bir filmi aynı zamanda değerli hale getirir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemin geçerli eğilimi olsa gerek, en saygınından tutun da, dağıtım şirketi bültenlerini kopyala-yapıştır yöntemiyle sunanlara varıncaya kadar herkes gişe rakamlarını bir filmin başarısı ya da fiyaskosu için geçerli bir ölçüt kabul ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Avatar&lt;/strong&gt;” sayesinde bu konuda kalem oynatmak için yeterli malzeme de var doğrusu. “&lt;em&gt;Avatar tüm zamanların şampiyonu Titanik filmini geçti&lt;/em&gt;,” “&lt;em&gt;Oscarın en büyük favorisi Avatar&lt;/em&gt;” ve buna benzer değerlendirmelerin tek dayanağı para. Gişede kazanılan miktar ne kadar yüksekse, başarı hanesi de o derece yükseliyor. Bu arada tüm zamanların şampiyonu "&lt;strong&gt;Titanik&lt;/strong&gt;" filmi acaba şimdi kaç sinemaseverin umurunda, orasını pek düşünen yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım &lt;strong&gt;Avatar&lt;/strong&gt; filmini yerden yere vurmak değil. James Cameron tam manasıyla popüler/ana akım sinemanın başarılı bir örneğini yapmış; teknolojik illüzyonun, gözboyamanın eriştiği boyutu sonuna kadar ve etkileyici biçimde kullanmış. 3 boyutlu gözlükle izlenmesi koşuluyla görsellik açısından son derece etkileyici bir film &lt;strong&gt;Avatar&lt;/strong&gt;; Oscar’da adil bir dağıtım olacaksa, teknik daldaki ödülleri bileğinin hakkıyla alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim itirazım bu filme ilişkin benimsenen “sinemada çığır açtı” ve “görselliğin yanı sıra alt metinleri de mükemmeldi” algısına. Kültürel tarihin kendileriyle başladığını zannederek yaşayanlar var aramızda. Onlar sinema klasiklerini “sıkıcı” bulur, diyalog/alt metin yoğun filmlerde cepten twitting yapmayı tercih eder. Hızlı aksiyon ve teknolojik yanılsama barındırmayan filmlerde bunalıp yarısında çıkanlar da onlardır. Durum böyleyken, "&lt;strong&gt;Avatar&lt;/strong&gt;" gibi bir teknolojik ses ve ışık gösterisinde “anti-kapitalist söylem,” “Bush dönemi eleştirisi” ve “doğaya saygı” bulanlar, acaba “çağdaş kültürsüzlük” değirmenine su taşıdığını farkeder mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli olanla değerli olanın aynı şey sanılmasıdır bu durum. Gişede kazanılan parasal başarı zihinlerde bir büyük değere karşılık geldiği için, artık üzerinde her konuşulan film değerli hale geliyor, kesilen bilet sayısı başlıbaşına ölçüt kabul ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sinema tarihi zamanında hiç önemsenmeyen, hatta yapımcısını iflasın eşiğine getirmiş filmlerin sonradan nasıl değerli hale geldiğine ilişkin sayısız örnekle dolu. Bunların hemen hemen tamamı gişede başarısız olmuş, maddi anlamda ancak dvd ve diğer görsel araçlar sayesinde sonradan toparlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En eskilere gidelim: Orson Welles’in “&lt;strong&gt;Citizen Kane/Yurttaş Kane&lt;/strong&gt;” filmi gösterildiği 1941 yılında başarılı olamadığı gibi, olumsuz tartışmalar yaratmış; şimdi “tüm zamanların en iyisi” sıralamasında mutlaka yeralan bu filmin “ortadan kaldırılması” için yapımcılara o zaman rüşvet bile teklif edilmişti. Bir gurur tablosu(!) olarak tarih notu düşelim; biz aynı muameleyi Halit Refiğ’in &lt;strong&gt;Yorgun Savaşçı&lt;/strong&gt; filmine yaptık, hem de bedava!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir modern klasik olan “&lt;strong&gt;Blade Runner/Bıçak Sırtı&lt;/strong&gt;” zamanında seyirciden ilgi görmemiş, yapım bütçesini bile karşılayamamıştı. Oysa “Avatar”da insanların Navi’lere dönüşmesinden etkilenenlerin öncelikle Bıçak Sırtı’ndaki androidleri bilmesinde sayısız yarar var. En azından neyin değerli neyin önemli olabileceği karşılaştırmasını yapmak adına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Avatar&lt;/strong&gt;’ı izleyelim, görsellikte eriştiği başarıyı takdir edelim elbette. Ancak 3 boyut gözlüklerini çıkardıktan sonra tıpkı bir ses ve ışık gösterisi ardından aklımızda sadece bir hoşluk ve boşluk kaldığını da hatırlayarak. Bu tarz sinema örneklerinden aklımızdan çıkmayacak olanlar nerede diyenler içinse kişisel bir liste sunuyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;The New World/Yeni Dünya, Terrence Malick, 2005&lt;br /&gt;Matrix, Andy-Lana Wachowski, 1999&lt;br /&gt;The Fifth Element/Beşinci Element, Luc Besson, 1997&lt;br /&gt;The Last of the Mohicans/Son Mohikan, Michael Man, 1992&lt;br /&gt;Mountains of the Moon, Bob Rafelson, 1990&lt;br /&gt;Blade Runner/Bıçak Sırtı, Ridley Scott, 1982&lt;br /&gt;Zardoz, John Boorman, 1974&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4616009884953073726?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4616009884953073726/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4616009884953073726' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4616009884953073726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4616009884953073726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2010/01/avatar-degerli-ile-onemli-ayni-sey-mi.html' title='AVATAR'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8249917004904873250</id><published>2009-11-14T15:50:00.000-08:00</published><updated>2009-11-15T04:21:30.843-08:00</updated><title type='text'>NEFES Filmi Üzerine Notlar</title><content type='html'>Mesela mikrofonu alıp gelene geçene “Memleketin için en fazla ne yaparsın; canını bile verir misin?” diye sorulsa eminim büyük çoğunluk bunu bir slogan gibi algılayacaktır. Soruyu ciddiye alanlar ise her ne kadar “elbette canımı veririm” dese de bunun teoride kalacağı, realiteye dönüşmeyeceğini bilmenin gönül rahatlığı içindedir. Buna karşılık, memleketi uğruna canını gerçekten feda edenlerin; en iyi ihtimalle sakat kalarak askerlik sonrasında hayata tutunma mücadelesi verenlerin ne kadar farkındayız? “Nefes” filmi gitgide azalan ilgiyle olağan bir gazete-televizyon haberine dönüşen güneydoğudaki çatışmaların isimsiz kahramanlarını vakur bir tavırla beyazperdeye taşıyor. Ölen kadar öldürenin de resmedildiği bir çerçeveyi önümüze koyan film “memleketim için canım feda” söyleminin ülke gerçeğinde ne anlama geldiğini sarsıcı ve uyarıcı bir dille anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilisinden bir çift tatlı söz duyma umuduyla telefona sarılan askerin aldığı cevap karşısında yaşadığı duygusal yıkım, aynı zamanda &lt;strong&gt;Nefes&lt;/strong&gt;’in ana temasını belirginleştiren sahnedir. Bir yanda adeta zamanın durduğu nokta olan Karabal sınır karakolunda ölmeye yatmış bir asker, diğer tarafta ise hayatın bir bilgisayar oyunu kadar basite indirgendiği o güncel çizgi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek sen oradasın diye bizler de buralarda huzur içinde uyuyoruz” alaycı sözleriyle hattın diğer ucundaki askeri mahveden sadece “büyük şehirdeki duyarsız sevgili” karakteri değil; çatışmada şehit edilen, mayınla sakat bırakılan askerlerin haberini televizyonda bir fragman gibi izleyen veya “çok üzüldüğü ve yüreği kaldırmadığı” için başka kanala geçen herkes. Böyle bir haberin ekranda kaç saniyeye karşılık geldiğini irdeleyen bölümler tek kelimeyle kusursuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Nefes&lt;/strong&gt;” doğuda yıllardır süren fiili savaş halinin kanıksanması karşısında itirazını dürüst bir söylemle ve gerçeğin resmini mükemmel bir sinema diliyle çekerek dile getiriyor. Askerlik görevini tamamlayıp evine dönmeyi beklerken, kendi ölüm belgesini imzalama gerçeğiyle tanışan ömrünün baharındaki o insanlar birer isimsiz kahraman olmaktan çıkıp, sanki bizi de yanına katarak dağ karakoluna götürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin tamamını sarmalayan samimiyet ve gerçekçilik, doğa koşullarının acımasızlığı eşliğinde farklı yörelerden gelmiş askerlerin teker teker portresini çizerek genel bir Türkiye tablosu çıkartıyor. Bu portreler aracılığı ile “Vatan Sağolsun” lafının içi öylesine somut biçimde doluyor ki, pek çok sahnede duygulanmamak elde değil. “&lt;strong&gt;Nefes&lt;/strong&gt;” filmi bir yanda “vatanı korumak” kavramını klişe ötesi bir gerçekliğe dönüştürmeyi başarırken, diğer yandan çarenin salt silahtan geçmediğini eklemeyi ihmal etmiyor. Karabal’da 40 askerle temsil edilen durum, her türlü politik söylemin, çıkar kaygısının ya da arayışın üzerinde bir yerde olma hali. Onlar sorunun da çözümün de parçası değil; vatanlarını savunmak ve korumak uğruna canını verme pahasına görev yapmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakolda Kürt kökenli dahil her yöreden, her anlayış ve duruştan askerler var. Onları birleştiren, zorunlu hizmetlerinde gönüllü olarak ölmeye yatıran sebep ise tek: Memleket uğruna canım feda olsun. Teröristlerin saldırısına karşı hazırlanma esnasında verilen herbiri ayrı öykü niteliğindeki karakter çalışmaları ise Türkiye mozaiğinin ta kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen Levent Semerci müthiş bir hikâye anlatımı ve kurgu tekniğine sahip. Ustalıkla yapılmadığı zaman tüm filme yapaylık virüsü bulaştıran iç ses ve uzun diyalog kullanımı son derece başarılı, üstelik filmin gerçeklik algısını pekiştirecek boyutta. Örneğin yüzbaşının karakoldaki askerlerle iki ayrı sekansta verilen uzun konuşmaları bir sinema dersinde kullanılacak yetkinlikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Nefes&lt;/strong&gt;”in sinemasal başarı çizgisi onu “&lt;strong&gt;Full Metal Jacket&lt;/strong&gt;” ve “&lt;strong&gt;Thin Red Line&lt;/strong&gt;” gibi başyapıtlara yakınlaştırıyor. Karşımızda ciddi bir meselede herkesi duyarlı olmaya ve kendine gelmeye davet eden, felsefesi ve içeriği sağlam bir film var. Oyunculuklar, senaryo, çekim tekniği ve öyküleme becerisi de her türlü övgüyü hak ediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8249917004904873250?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8249917004904873250/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8249917004904873250' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8249917004904873250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8249917004904873250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/11/nefes.html' title='NEFES Filmi Üzerine Notlar'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-2956097418945898465</id><published>2009-10-27T11:51:00.000-07:00</published><updated>2009-10-27T13:02:47.515-07:00</updated><title type='text'>Altın Portakal'a Yeni Bir Ruh Gerek</title><content type='html'>Geçen 46 yılın ardından bakınca şunu söylemek şart oluyor:  Antalya Altın Portakal Film Festivali, bugüne dek sürdürülen ödüllendirme, organizasyon ve benzeri alışkanlıkları ile mevcut konumunu acilen gözden geçirmeli.  Yoksa Oscar benzetmesiyle andığımız, Türkiye'nin en köklü film etkinliği olan Altın Portakal "körler sağırlar birbirini ağırlar" zihniyetine teslim olmuş bir halde yitecek.  En son ödül töreninde de görüldüğü üzere, sinema sektörü bile bu festivali ciddiye almamaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında neresinden baksanız şenlik ya da festival denildiğinde kimse elimize su dökemez.  Hemen hemen her yerel çeşitlilik ve kültürel zenginlik herhangi bir yöremizde adı "festival" olan bir sosyal etkinliğe dönüşmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette Altın Portakal gibi bir film festivalini yerel bir etkinlikle mukayese etmiyorum.  Benim meselem bu çabaların seyirci/halk nezdinde ne derece karşılık bulduğu; daha doğru bir deyişle insanların bunu umursayıp umursamadığı noktasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün "Uluslararası İstanbul Film Festivali" diye bilinen son derece organize etkinlik aslında bir zamanlar "Sinema Günleri" adıyla başlayan, kendi halinde bir kültürel girişimdi.  Seyircisinin sahip çıkması sayesinde ilerleyen yıllarda çıtayı yükseltmekle kalmadı, dünyanın sayılı festivalleri arasına girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim ayını güzelleştiren ve İstanbul'a seyahat etmek için benzersiz bir sebep sunan"Film Ekimi" ise bir başka somut örnek.  Artık kabına sığamıyor, süresi geleneksel bir haftayı aştığı gibi ek seanslarla Emek sinemasının o eşsiz salon ve balkonu hıncahınç doluyor.  Daha da önemlisi dağıtım şirketleri iddialı filmlerini piyasaya sunmadan önce, Film Ekimi'nde öngösterime sokmak için yarışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antalya'daki manzaralar ise 46 yıllık birikimin bir türlü kurumsal bellek oluşturmaya yetmediğini gösteriyor.  Böylesine köklü bir festival daha ödül heykelciğinin tasarımı konusunda tek ses, tek görüş sağlayamamış.  Böylesine köklü bir festival daha ödül dağıtımında acemilikten kurtulamamış:  Bir festivalin iki tane birincisi olur mu?  Uluslararası yarışmalı bölüme, evsahibi kontenjanından olsa gerek, bir yerine iki Türk filmi koymak olacak iş midir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödüller çığ oldu taştı bu sene, yalnızca ulusal yarışmadan en iyi "iki" birinci çıkmakla kalmadı; Behlül Dal genç yetenek ödülü dört film, uluslararası yarışmadaki ödül ise iki ayrı film arasında paylaştırıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın Portakal heykelcikleri böylesine bol ve "kimsenin gönlü kalmasın" anlayışıyla dağıtılınca ister istemez ödül gecesi müthiş bir sanatçı ilgisi bekliyor insan.  Ama gerçekler hiç de öyle değil.  Ödül almaya gelenler sabah yürüyüşüne çıkmışken birdenbire yaka-paça salona getirilmiş havasında.  İyi ki davetiyelere kılık kıyafet kuralı konmuş!  Ortada olan ünlü isimlerin yaptığı işe saygı duyduğunu ya da festivali gerçekten önemsediğini düşündürecek en ufak bir işaret yok.  Zaten ödüllendirilenlerin pek çoğu da orada değil; ya "filanca onun adına alacak" ya da "festival komitesi ödülü sahibine ulaştıracak."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın Portakal'ı yepyeni iki Türk filmi kazandı: "Cosmos" ve "Bornova Bornova".  Hani bu filmler;  seyirci nerede bulup izleyecek?  Dağıtımcılar ne zaman uygun görürse o zaman.  Belki önümüzdeki yıl ortalarında!  Altın Portakal'ın ağırlığı bu filmlerin derhal vizyona girmesiyle pekişecekti; ama olmadı, olamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olamazdı da, çünkü Antalya'daki şartname "filmlerin seyircisiyle buluşmaması" prensibi üzerine kurgulanmış.  Ortalama seyircinin bilmediği bir filmin peşinden koşması ancak mucizeyle gerçekleşir.  Ama yıl içinde gösterime girmiş filmler yarışmaya alınsaydı, Altın Portakal kazandığında dikkatleri üzerine toplayıp, tıpkı Oscarlarda olduğu gibi tekrar gösterime girmesi de hiç zor olmayacaktı.  Seyirci yıl içinde beğendiği bir filmi destekleme duygusunu tadacak, festival de belli bir davetli grubu ile bir avuç sinema meraklısının dar sınırlarından çıkmış olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım önümüzdeki yıllarda, eski alışkanlıkların terkedildiği, festival organizasyonunun profesyonel ve özerk bir yapıya kavuştuğu, ödül şartnamesinin güncelleştirildiği bir Antalya Altın Portakal buluruz.  Profesyonelliğin siyasetle tamamen yer değiştirmesi ve popüler sinemanın yadsınmaması halinde Altın Portakallar da bizim Oscarımıza dönüşebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-2956097418945898465?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/2956097418945898465/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=2956097418945898465' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2956097418945898465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2956097418945898465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/10/altn-portakala-yeni-bir-ruh-gerek.html' title='Altın Portakal&apos;a Yeni Bir Ruh Gerek'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-269782684084244061</id><published>2009-07-21T05:10:00.001-07:00</published><updated>2009-07-21T05:21:47.005-07:00</updated><title type='text'>"İki Çizgi"nin Farkı ve Önemi</title><content type='html'>&lt;strong&gt;İKİ ÇİZGİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Haldun ARMAĞAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır her anlamda göçer bir toplum halinde yaşamaktan olsa gerek, Türk sineması yarattığı ana karakterler ve dramalarda yerleşik düzene sahip kentlileri büyük oranda yok saymıştır. Senaristlerin kalemindeki şehirliler mutlaka İstanbul gibi büyük kentlere sonradan gelip yerleşenlerdir. Anlatıdaki baskın öğeler “kültürlerarası sıkışmışlıktan” doğar; hatta sonradan görme hallerine görsel bir cazibe atfedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim Evci’nin “&lt;strong&gt;İki Çizgi&lt;/strong&gt;” filmi herşeyden önce bu noktada büyük bir fark yaratıyor: Senaryonun her iki ana karakteri adamakıllı kentli, görgülü ve yaşam çizgisiyle genel-geçer tarz ve beklentilerden uzak. Birlikte yaşayan Selin ve Mert’in tarzı aslında sinemamızda pek görülmek istenmeyen ama hepimizin farkında olduğu bir “kozayı” resmediyor: Büyük metropollerde yaşayıp, belli arkadaş çevresi ve gidilen belli semtlerle kendine sosyal bir koza örüp, gönüllü olarak içine hapsolma halleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selin tam bir iş kadını. Kendinden çok emin, ne yapacağını gayet iyi biliyor ve hayatını her yönüyle kontrol edebilme gücüne sahip. Mert her sabah onu işine bırakıyor ve kalan zamanı genelde hobisi olan fotoğrafçılığa yoğunlaşarak geçiriyor. İkisinde de yerleşik kadın-erkek ilişki kalıplarını ve ona ilişkin davranışları görmüyoruz; zaten beklemiyoruz da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;İki Çizgi&lt;/strong&gt;” bu iki kahramanı üzerinden bir yol hikayesiyle ilerlerken, müthiş bir karakter çalışması eşlik ediyor. Her sekansta, verilen her diyalogda kahramanların ruh haliyle empati kurmak ve içsel fırtınaların izini sürmek mümkün. Görsel anlamda pürüzsüz, kurgusu itibariyle sinema derslerinde örnek olarak gösterilebilecek kadar olgun ve ekonomik. Bir film ancak bu kadar az konuşma ile bu denli çok şey söylemeyi başarır. Önemli laflar etme yolunun sekansları uzatmaktan ya da mesaj barındıran teatral diyaloglara başvurmaktan geçmediğinin en güzel kanıtı. Filmin açılış sahnesi de hoş bir ironi sunuyor bu anlamda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim Evci, Türkiye’de bireysellik, erkek ve kadına biçilen rol modelleri ile bir hayat kurma ve bununla ilişkili tüm konularda toplum yasalarının insanlara giydirmek istediği (çoğunlukla da başardığı) konfeksiyon anlayışı öyle bir sorguluyor ki, bir ilk filmin çok ötesinde sahip olduğu olgunluk ve sinemasal başarısı karşısında saygı duymamak imkansız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmden geriye belleğe kazınacak güzellikte pek çok “Mert” sahnesi (erkeklik halleri) var: Eve giren hırsıza verilen tepki; gece dışarı çıkıp çıkmama meselesi; sigara içme konusu; denizde başını ıslatmama alışkanlığı; komşulara duyulan kaçamak merak ve benzinci/benzincinin oğlu tepkisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Selin” olma halleri de aynı mükemmellikte: Herşeyi bir tarafa bıraksak bile, yolda kalan komşu kızlara benzin veren Mert’i izlediği sahne ve benzin bulmak için otostop yaptığı bölümler tek başına filmin bütününü kucaklayacak güce sahip. Bu güç hiç kuşkusuz iki ana karakteri canlandıran Gülçin Santırcıoğlu ("&lt;strong&gt;Türev&lt;/strong&gt;" ve "&lt;strong&gt;Yumurta&lt;/strong&gt;" filmlerinden anımsadığımız) ile Kaan Keskin’in müthiş oyunculuk başarısından kaynaklanıyor. Karakterlerin ruhuna tamamen nüfuz ederek, kolay kolay unutulmayacak bir çarpıcılığa imza atıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;İki Çizgi&lt;/strong&gt;” gösterimde olduğu dönemde doğal olarak yüksek perdeden konuşan gişe filmlerinden biri olmadı. Şimdi en azından DVD olarak izleme şansı var; özellikle sinemalarda kaçıranlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim Evci sinemamıza nihayet dört başı mamur anlatılmış kentsoylu karakterleri armağan etmekle kalmadı; aynı zamanda bir sonraki filmi merakla beklenecek genç yönetmenler listemize sevinçle ismini yazdırdı. Evci’nin sineması, Kubrick (&lt;em&gt;Eyes Wide Shut&lt;/em&gt;) ve Antonioni (&lt;em&gt;The Passenger&lt;/em&gt;) gibi ustalardan beslenen ve yerelden evrenseli yakalayan önemli bir çizgide.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-269782684084244061?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/269782684084244061/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=269782684084244061' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/269782684084244061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/269782684084244061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/07/iki-cizgi-neden-oneml.html' title='&quot;İki Çizgi&quot;nin Farkı ve Önemi'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-1877809356767226333</id><published>2009-05-30T23:35:00.000-07:00</published><updated>2009-06-01T19:36:23.133-07:00</updated><title type='text'>ÜŞENGEÇ NBC</title><content type='html'>Gazeteciliğin temel değerleri öylesine erozyona uğradı ki, her konuyu ciddiyetten ve bilgiden uzak biçimde sunmak neredeyse bir kurala dönüştü. İtiraz etmeye kalksanız gerekçeler hazır: Bütün bunlar "okuyucuyu sıkmamak" ya da "bir haberi anlaşılır hale getirmek" adına yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son 62. Cannes Film Festivalinde jüri üyesi olarak hepimizi gururlandıran yönetmen Nuri Bilge Ceylan, oradayken Hollywood'un ünlü bir yapımcısından heyecan verici bir teklif daha almış ve film çekmek üzere Amerika'ya davet edilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haberi Nuri Bilge Ceylan'ın açıklamasından kullanan istisnasız bütün gazetelerin kullandığı üst başlık "&lt;em&gt;Üşengeç Nuri Bilge Ceylan&lt;/em&gt;" olunca ister istemez, haberin kendisi kadar Ceylan'ın sözleri de ilgimi çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuri Bilge Hollywood'dan teklif geldiğini açıklarken, devamını aşağı yukarı şöyle getiriyor: "Teklif sevindirici, ama gidip gitmeme konusunda bir üşengeçlik de yaşıyorum doğrusu. Hem buradaki yeni film çalışmalarım etkilenir diye, hem de oradaki yapımcılarla aynı dili konuşabilir miyiz diye endişeliyim".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinema üzerine birazcık bilgisi ve sezgisi olan herkes bu sözlerin klasik anlamda bir tembelliğe işaret etmediğini, tam tersine bir yönetmenin sanatsal yaratıcılığını koruma kaygısından kaynaklandığını anlar. Eğer lafın başını duyduktan sonra gerisini kafasında kurgulamazsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollywood'a transfer olmak elbette bir kariyer sıçraması ve uluslararası prestij demek. Yalnız bütün bunlar oyuncular için neyse de, özellikle bir yönetmen için her zaman iyi haber olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta geçmişteki örneklere bakarsak, Ridley Scott ve James Ivory gibi bir kaç istisna dışında (kaldı ki İngiliz ekolünden gelen bu isimleri istisnadan saymak ne derece doğrudur, ayrı bir tartışma konusu) Hollywood, altın yaldızlı davetiyelerle kapısını açtığı yabancı yönetmenleri kendi çarkında öyle bir eritmiştir ki, özlerinden eser kalmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmleriyle Tayvan sinemasının dünyaya açılmasına önemli katkılar yapan Ang Lee, önceleri ortak yapımlarla girdiği Hollywood'da Amerika'da yaşayan Uzak Doğuluların hikayelerini anlattı. "&lt;strong&gt;Eat Drink Man Woman&lt;/strong&gt;" ve "&lt;strong&gt;Wedding Banquet&lt;/strong&gt;" gibi. Daha sonra "&lt;strong&gt;Crouching Tiger, Hidden Dragon&lt;/strong&gt;" filminin olağanüstü başarısı sayesinde Ang Lee, Hollywood'un en iddialı Amerikalı yönetmenleri gibi, bir dediği iki edilmeyen konuma geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstediği projeyi ve bütçeyi kabul ettirecek güce sahip Ang Lee'nin ABD'de yaptığı filmler nelerdi hatırlayalım: Çizgi roman uyarlaması "&lt;strong&gt;Yeşil Dev Hulk&lt;/strong&gt;", bir aksiyon filmi olan "&lt;strong&gt;Chosen&lt;/strong&gt;", Amerikanın Wyoming bölgesinden "&lt;strong&gt;Brokeback Mountain&lt;/strong&gt;" ve Amerikanın efsanevi Woodstock müzik etkinliklerinin doğuşunu anlatan "&lt;strong&gt;Taking Woodstock&lt;/strong&gt;." Bunların hepsi de çok başarılı filmlerdi, ama Tayvanlı Ang Lee'nin ruhunu ne kadar yansıtıyordu sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'ya geçelim: Wolfgang Peterson, İkinci Dünya Savaşından bir klostrofobi klasiği yarattığı "&lt;strong&gt;Das Boot&lt;/strong&gt;" filmiyle Alman sinemasını dünya piyasalarına açtı. Hollywood hiç zaman kaybetmeden kendisini davet etti. Yönetmene önce "&lt;strong&gt;Das Boot&lt;/strong&gt;" filminin Amerikan versiyonu çektirildi --"&lt;strong&gt;The Boat&lt;/strong&gt;"-- arkası ise gayet Amerikanvari biçimde geldi: Bir fırtına ve denizde mahsur kalma öyküsü "&lt;strong&gt;Perfect Storm&lt;/strong&gt;", Amerikan Başkanına yönelik terör ve suikast tehditlerine odaklanan "&lt;strong&gt;Air Force One&lt;/strong&gt;" ve "&lt;strong&gt;In the Line of Fire&lt;/strong&gt;". Peki "Alman ruhu" nereye gitti derseniz, Hollywood'un görkemli çarkı ve şatafatı içinde "yandı bitti, kül oldu!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verdiğim örnekler yönetmen olarak başarısını nerede olursa olsun sergileyebilecek isimler. Dolayısıyla yaptıkları filmlerin kötü olduğunu söylüyor değilim; benim derdim bir yönetmenin kendine ait özgün dünyasının dev bir endüstri içerisinde eriyip gitmesi meselesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhunu satma konusunda beni en derinden üzen isim Michael Haneke'dir aslında. Başarı hanesinde "&lt;strong&gt;Funny Games&lt;/strong&gt;" "&lt;strong&gt;La Pianiste&lt;/strong&gt;" "&lt;strong&gt;The Time of the Wolf&lt;/strong&gt;" "&lt;strong&gt;Hidden/Caché&lt;/strong&gt;" gibi sinemada yeni bir akım yaratacak denli sağlam ve tüm insanlığa mesaj olabilecek değerde kişisel yapıtlar yeralan birinin, kariyerinin simgesi olmuş bir filmi (&lt;em&gt;Funny Games&lt;/em&gt;) Hollywood'da yeniden çevirmeye kalkması "pes" dedirten bir olaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya yapımı 1997 "&lt;strong&gt;Funny Games&lt;/strong&gt;" (&lt;strong&gt;Ölümcül Oyunlar&lt;/strong&gt;) filmini bir izleyin, arkasından 2007'de Hollywood'da çektiği versiyonla devam edin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuri Bilge Ceylan iyi ki üşengeçlik yapıyor da böyle cazip görünen tekliflerin hemen üzerine atlamıyor. Çünkü şu anda tamamen bize ait hikayelerden evrensel bir sinema dili yakalamayı başarmışken, Hollywood'un genel-geçerliğine teslim olmak ve ruhunu yitirmek de var işin ucunda...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-1877809356767226333?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/1877809356767226333/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=1877809356767226333' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/1877809356767226333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/1877809356767226333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/usengec-nbc.html' title='ÜŞENGEÇ NBC'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8497499690060608867</id><published>2009-05-24T23:25:00.000-07:00</published><updated>2009-10-04T03:19:06.329-07:00</updated><title type='text'>SON VEDA/DEPARTURES</title><content type='html'>Bu yılki Oscar serüveninde Nuri Bilge Ceylan gibi önemli bir yönetmen olunca ister istemez bütün ilgi odağımız “&lt;strong&gt;Üç Maymun&lt;/strong&gt;” filminin “en iyi 5 yabancı film adayı” listesine girip giremeyeceği noktasına kaydı. Galiba bunu başaran diğer filmleri biraz es geçtik: Özellikle Japon sinemasını güçlü biçimde temsil eden ve Oscar kazanan “&lt;strong&gt;Departures/Son Veda&lt;/strong&gt;” filmini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Film Festivalinin kapanış filmi olarak gösterilen “Departures/Gidişler” ya da Japonca “&lt;strong&gt;Okuribito&lt;/strong&gt;” doğum ve ölüm arasındaki hayat çizgisini felsefi bir sinema diliyle ifade eden; yaşam olgusuna anlam ve boyut katarken bunu son derece zarif ve alçak ses tonuyla yapan, benzersiz bir sinema örneği. (Farklı film isimleri kafa karıştırabilir, hemen belirteyim; festival gösteriminde filmin adı "Gidişler"di ama sinemalara geldiğinde "Son Veda" oldu.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik nedenlerle dağıtılan senfoni orkestrasının çello sanatçısı Daigo (Masahiro Motoki), yeni bir iş ararken, seyahat acentası zannederek yaptığı başvuru sonunda kendisini “cenaze hazırlıkçısı” olarak bulur. Önceleri ürperti, daha sonra sevgiyle yaklaştığı bu yeni mesleğinde, seyirci de paralel biçimde Daigo ile birebir aynı ruhsal yolculuğa çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyen her sahneyle birlikte biz de önyargılarımızdan sıyrılır ve cenaze hazırlama işinin herşeyden önce yaşama ve ölen kişiye bir saygı ifadesi olduğunu anlarız. Amaç öleni yeni bir hayat yolculuğuna hazırlamak, onu en iyi haliyle uğurlayıp, geride kalanlara bu gidişi saygı ve sevgi dolu bir tören olarak sunmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok katmanlı bir öyküleme tekniği kullanan “Son Veda” yönetmen Yojiro Takita’nın muazzam dengeleyici anlatımıyla dört ana başlık altında ilerler: Daigo’nun kendi içsel yolculuğu ve bu bağlamda babasıyla ilgili bilinçaltıyla yüzleşmesi; hayatın ve ölümün anlamı üzerine aforizmalar; Japon adetleri ve sosyal alışkanlıkları; materyalizm karşısında metafiziğin yeri. Bütün bu öğeler filmin her sekansında karşılığını bulur ve aynı zamanda bir senaryoda yerelden evrensele ulaşabilmenin en güzel örneğini oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl teması ölüler olan bir filmin bu denli hayat dolu olması ve yaşamın güzelliği üzerine kışkırtıcı fikirler sunması ise “Son Veda”nın başarısının sırrıdır bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Son Veda” filmini bütün önyargıları bir kenara koyarak izleyip (ölüm ve cenazenin olumsuz çağrışımları da dahil olmak üzere) kendi hayatlarımız üzerine daha gönülden ve daha derinden düşünmek gerekiyor...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8497499690060608867?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8497499690060608867/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8497499690060608867' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8497499690060608867'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8497499690060608867'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/gidislerdepartures.html' title='SON VEDA/DEPARTURES'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-2584466363102177598</id><published>2009-05-10T06:34:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T06:48:24.334-07:00</updated><title type='text'>Liselerarası Kısa Film</title><content type='html'>&lt;strong&gt;2. Liselerarası Kısa Film Yarışması Notları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Mayıs 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetecilikte "olağandışı haberdir" anlayışı, mutlaka bir şekilde duymuş olmalısınız, hep aynı örnekle tanımlanır: "Köpek adamı ısırırsa haber değildir, ama adam köpeği ısırdığında haberdir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaklaşımın yansıması mıdır bilinmez ama gazete sayfalarında olumlu düşünmeye yöneltecek birşey bulmanın giderek imkansız hale geldiği bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liselerarası Kısa Film Yarışması, Çankaya Milli Eğitim Müdürlüğünün düzenlediği, liseli gençleri sinemaya teşvik etmeyi amaçlayan güzel bir etkinlik. Bu yıl ikincisi yapıldı ve Çankaya bölgesinin bütün liselerinden ciddi ölçüde bir katılımla yaklaşık 60 film yarıştı. Üstelik üniversitelerin iletişim-sinema bölümleri için birer ön eleme işlevi görebilecek kalitede filmler de vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu bir jüri üyesi olarak, liseli gençlerden gelen bu filmlerin uçarılıktan besleneceği ve hayatı ele avuca sığmaz bir biçimde yaşamanın hallerini göstereceğini düşünüyordum. Oysa Ankara Kızılırmak Sineması perdesine yansıyanların büyük çoğunluğu sanki gazetelerden içinize dolan karamsar bulutlardan farksızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey eninde sonunda bütünün birer parçası olmak durumunda. İstediğimiz kadar kendimize ait kurmaca dünyalarla avunmaya çalışalım, tıpkı bütün o kısa filmlerden yansıyan duyguların kendiliğinden ifade ettiği gibi, ne yazık ki ülkemizde hayata gülen yüzle bakmak ve gelecek umutlarından neşe dolu öyküler çıkarmak kolay iş değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite sınavının yarattığı muazzam baskıyı ve tüm yaşam çizgisinin bir sınav sonucuna bağlanmasının yolaçtığı karabasanı anlatan, Dikmen Lisesi öğrencisi &lt;strong&gt;Yiğit Can Çiftçi'nin "Kabus"&lt;/strong&gt; filmi birinci oldu. Tüketim toplumunun giderek tüketilen bireylere dönüşmesini bir kara mizah üslubuyla anlatan &lt;strong&gt;"Beni Kim Üretiyor"&lt;/strong&gt; Özel Evrensel Koleji öğrencisi &lt;strong&gt;Fırat Bayram&lt;/strong&gt;'ın bir kısa filmiydi; ikincilik ödülünü aldı. &lt;strong&gt;Batuhan Kaygı "Yine O Ters Rüzgar"&lt;/strong&gt;da sevgi arayışını umutsuz ve umarsız bir sona bağlamıştı; Çankaya Anadolu Lisesi öğrencisinin bu filmi üçüncülük ödülünü kazandı. Teşvik ödülünü kazanan diğer yedi filmin ağırlıklı biçimde ortak noktası şizofreni ve benzer ruhsal sapma öyküleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmlerin geneline bakınca, aşk, arkadaşlık, tutku veya günlük yaşamın o benzersiz ve özel anları gibi kavramların neredeyse tedavülden kalktığını düşünmek mümkündü. Nasıl olumsuz haber gazete okutuyorsa, seyirciyi sinemaya çeken öyküler de karmaşık hallerden ve karamsarlıktan beslenir diye düşünebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle aynı kanıda değilim. Bir ülkenin genel ikliminde umut verici olmak, hayata neşe katmak kaf dağının ardında gibi uzak bir şey ise, toplumun bütün bireyleri de bundan nasibini alıyor. İnsanların kendine özgü bireyler olmasını peşinen "kötü" kabul eden, genel toplumsal kodların "ciddiyet" "sürüden ayrılmama" ile "itaat" üzerine kurgulandığı bir düzende başka ne olabilir ki? Öğrenim hayatının en başından beri yarış atına döndürülmüş gençlerin bir bunalımdan çıkıp, bir başkasına yelken açmasını önlemek için "haydi canlanın biraz" sloganı yetecek gibi değil. Esasında o sözü daha çok bu gençleri hayata hazırlayan herkesin duyması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerin karamsarlığı olsa da, Liselerarası Kısa Film Yarışmasıyla gelen bir güzellik var aslında. Böylesine değerli bir etkinlik sayesinde Çankaya Milli Eğitim Müdürlüğü geleceğin başarılı sinemacılarına giden yolu açmış oldu. Bu yolda her sene daha çok öğrencinin ilerlemesi bile başlı başına umudun kendisidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-2584466363102177598?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/2584466363102177598/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=2584466363102177598' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2584466363102177598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2584466363102177598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/liseleraras-ksa-film.html' title='Liselerarası Kısa Film'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-2997244903706050964</id><published>2009-05-10T06:22:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T06:25:36.041-07:00</updated><title type='text'>Sonbahar</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Sonbahar’da Ölmeye Yatmak&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;29 Mart 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu zaman video-müzik marketlerin raflarında 3-5 liraya DVD bulduğumda garip bir hüzün kaplar içimi.  Genelde bunların tümüyle ipe sapa gelmez filmler olduğu, kimse almadığı için yok pahasına elden çıkartıldığı düşünülür.  Oysa dikkatli bakınca en azından bir kısmının takdir edilmemiş, seyircisine ulaşamamış benzersiz filmlerden oluştuğunu farkedebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film iyi ise, fiyatının da erişilebilir düzeyde olmasının neresi kötü diyebilirsiniz.  Çok sevdiğiniz bir şeyin değerli olmasını, el üstünde tutulmasını arzu etme psikolojisi olsa gerek.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Sonbahar” filmini izleyip, yüreğime yumruk yemiş duygusuyla salondan çıkarken, hep bu filmin sesini kaç kişiye duyurabileceğini merak ettim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uzak” gibi bir filmin ancak 40 bin kişiye ulaşabildiği; kazandığı sayısız festival ödüllerine, yurtdışından gelen müthiş övgülere rağmen “üç maymun” tavrı takınıldığını hatırlayınca ne denli umutlu olunabilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mavi Gözlü Dev”e –herhalde yanlışlıkla- gidip, antrakta “Nazım Hikmet diye bir şair varmış, onun filmi” diye telefonda arkadaşına açıklama yapan gencin büyük ihtimalle “Sonbahar”dan da haberi olmayacak; onlar gitse de sıkılıp çıkacaklar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa “Sonbahar” son dönemde yapılan Türk filmlerinin en iyilerinden biri, hatta yönetmenin uzun metrajlı ilk filmi olduğunu düşününce, en mükemmeli.  Kaç kişinin seyrettiğinden çok seyredenlere ne hissettirdiği önemli; dolayısıyla bu filmi salt  gişe rakamları üzerinden yorumlamak büyük haksızlık olur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke gerçeklerini dile getirirken, evrensel bir sinema dili yakalayan “Sonbahar” bütün bunları düşünce suçu ayıbından, bireysel ve toplumsal bütün acılara uzanan geniş bir yelpazede yapıyor.  Sinema duruşu sağlam, siyasi bakışı ise son derece tutarlı ve ölçülü.  Her birinden ayrı öyküler çıkabilecek durumları serinkanlılıkla ve alçak sesle beyazperdeye taşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzerlerinden ayrıldığı en önemli nokta bence burası: Sinemada bir tavır, bir duruş sergileyen filmler genellikle “parmağını seyiricinin gözüne sokmaktan” geri duramaz.  Derdini-meramını yüksek sesle söylemezse kimsenin algılamayacağı endişesi hep ağır basar.  Sonunda ise mesaj kaygısının sinemanın önüne geçtiği filmler ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonbahar” ana karakter Yusuf’un (Onur Saylak) hayatına ilişkin durum saptaması yaparken, biz seyircilere satırarası altyazılar geçiyor: Düşünen beyinlere çektirilen acılar; bireyselleşmeyi bile tek tipe indirgeyen toplum kalıpları ile hayal etmeyi ve ideal peşinde koşmayı yoksayıp, ortadan kaldırmaya odaklı bir düzen. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin taşıdığı o muazzam hüzün Yusuf’un annesiyle olduğu kadar, Gürcü kız ile olan ilişkisinde de var.  Biri idealleri uğruna ömrünün en güzel 10 yılını vermiş, biri özgürlük ve emeğe saygı söyleminden modern köleliğe geçiş yapmış Yusuf ve Elka’nın biraraya geldiği sahneler sinemasal yetkinliğe sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz daha konuşsalardı Yusuf herhalde “sürüden ayrılanı kurt kapar” ve “bitaraf olan bertaraf olur” dayatmalarını açıklardı Elka’ya.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesajların çerçevelediği bir iklimde gel de ölmeye yatma!  Yusuf da aynen bunu yapıyor.  Cezaevinden “bari burada değil dışarıda ölsün” diye çıkartılmasının bilincinde, ömrünün sonbaharını geçirmek üzere annesinin kollarına sığınıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüntünün bizzat diyalog işlevi gördüğü pek çok unutulmaz sahne var.  Karadeniz/Hemşin sanki filmin oyuncularından biri gibi.  Hepsi bir tarafa, karların üzerine yatıp adeta gökyüzüne hayatının bütün acılarını anlattığı o sahne bile bu filmi izlemek için yeter de artar…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-2997244903706050964?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/2997244903706050964/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=2997244903706050964' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2997244903706050964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/2997244903706050964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/sonbahar.html' title='Sonbahar'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6011384533343385715</id><published>2009-05-10T06:17:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T06:21:42.923-07:00</updated><title type='text'>Balık Hafızalı Toplum</title><content type='html'>Balık Hafızamız&lt;br /&gt;09 Ocak 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp" ilkesi bizim kuşak için büyümenin-olgunlaşmanın vazgeçilmez felsefesiydi. Şimdi "herşeyi bilip de ne olacak" aşamasından "bilirim bilmem sana ne" evresine geçtiğimizden olsa gerek, kendi tarihimize, kendi kültürümüze yabancılaştığımızın farkında bile değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale Boğazının Dardenel'e dönüşmesi, geleneksel sütlü kahvemizin "cafe latte" olması yalnızca dil kirliliği ile sınırlı bir konu değil. Toplumsal belleğimiz yitip gidiyor. Bu yüzden zaten ortak belleği kaygı verecek ölçüde zayıf olan Türkiye'de tekerleğin yeniden keşfi gibi, sanattan siyasete belli konular sanki ilk kez olmuş gibi kabul görüyor; kimse öncesini merak bile etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, Çağan Irmak'ın "Issız Adam" filmi sayesinde hem Türk Pop Müziğinin temel yapı taşları diyebileceğimiz sanatçılar moda oldu; hem de 45'likler, 33 devirli Long Play'ler yeniden en çok arananlar listesine girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa hayatın normal akışını sürdürdüğü, bizim gibi yaklaşık 10 yılda bir toplumsal ve tarihsel belleğin "shift+delete" yapılmadığı ülkelerde yaşı ne olursa olsun tüm değerli şarkıcılar el üstünde tutulmakla kalmamış; 1970-1980'lerin tüm şarkıları da çoktan CD formatına aktarılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Long Play Türkiye'de antika muamelesi görürken, ne Avrupa ne de Amerika plak üretiminden vazgeçti. Üstelik CD/MP3, internetten indirme vs. gibi yaygın ve kabul edilmiş formatlara rağmen.  Elbette eskiden olduğu gibi her albüm plağa basılmadı, ama en azından bir müzik kayıt formu olarak, Issız Adam'da Alper'in hatırlattığı gibi "müziğin gerçek tınısından vazgeçemeyenler için" satın alınabilir bir şey olma özelliğini korudu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bütün mesele de bu değil mi: Güncel ve yaygın olanı yadsımazken, rafine olan zevkleri, varolanı da koruyabilmek. Bundan 4-5 ay öncesine kadar ev taşınmalarında ya da bahar temizliklerinde "çöpe ilk önce atılacak" muamelesi gören plaklar, şimdi pahalı fiyatlarla satılıyorsa bunu pek iyi birşey gibi algılamayın. Modadır gelir geçer; çünkü ne öncesine ilişkin bir bilgiye sahibiz, ne de sonrasına ait bir kültürel koruma arayışına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü-Berk ikilisini herhalde hatırlarsınız. Türk ezgilerini flamenko tarzında yeniden yorumlayınca ortalık yıkıldı; müthiş bir müzik başarısı diye sunulan bu yorum sayesinde iki kardeşin dolaşmadığı kanal, şarkılarını çalmayan radyo kalmadı. Peki bir kişi de çıkıp, "bunda abartacak birşey yok, Türk müziğini flamenkoya uyarlamaya meraklıysanız Neşe Karaböcek bunu neredeyse 40 yıl önce yapmıştı" diyebildi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef balık hafızamız yüzünden mümkün olmadı. Bireysel ve toplumsal belleksizlik sendromundan diğer sanat dalları da payını alıyor elbette. Neyse ki sinema ve edebiyatın evrenselliği sayesinde kolay kolay "ben hiç yapılmamış olanı deniyorum" diyen çıkmıyor; çıksa bile yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor, o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyon halen en yaygın ve etkili iletişim aygıtı olduğuna göre, buralarda çalışan genç programcı arkadaşlar keşke bunun bilincinde hareket edebilse. Keşke izlenme oranı pastasından daha çok pay alma yarışının esaretinden biraz olsun kurtulup, koşmaktan bilgi kovalamaya vakit bulabilse. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu dar vakitlerde bile en azından şunu yapabilirsiniz: Eski plaklar satan bir yerden Neşe Karaböcek 45'liği "Artık Sevmeyeceğim"i alıp dinleyin ve lütfen size talimat yağdırıp "Ayla Dikmen'i hemen canlı yayına bağla" diyen yapımcıları da "ruhuna azap çektirmesek iyi olur" diye uyarın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="Kullanıcı profiline göster." href="http://www.sansursuz.com/user/33" jquery1241961462512="16"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6011384533343385715?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6011384533343385715/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6011384533343385715' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6011384533343385715'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6011384533343385715'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/balk-hafzal-toplum.html' title='Balık Hafızalı Toplum'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5421695438230965721</id><published>2009-05-10T06:11:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T06:17:33.112-07:00</updated><title type='text'>Kültür Artık Burada Oturmuyor</title><content type='html'>Kültür Artık Başkentte Oturmuyor&lt;br /&gt;24 Aralık 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın belli başlı başkentlerini cazibe merkezi, birer "marka" yapan en önemli özellik oradaki finans ve iş çevreleri değil, bu kentlerin sunduğu sosyal hayatın canlılığı, kültür ve sanat ortamındaki zenginliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden herkesin dilinde Paris, Roma veya Londra vardır dersiniz? Daha düne kadar soğuk savaş sonrasının izlerini silmeye çalışan Berlin nasıl birdenbire dünyanın dört bir yanından insanların akın ettiği, her gecesinde sayısız ve sınırsız sanat olayına evsahipliği yapan bir başkent haline gelmiştir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paris'in pek çok meydanından herhangi birine oturun ve gelen geçeni gözlemleyin: Kentteki dinamizmi, insanlara yaydığı enerjiyi yerlisinde-yabancısında hissedersiniz. Belediyeler tarafından hazırlanıp ücretsiz dağıtılan "bu ay kentimizde neler var" tarzı rehberlerde her beğeniye hitap edecek o kadar fazla kültürel etkinlik bulursuz ki hangi birine yetişeceğinizi şaşırırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman belediye panolarında "Avrupa Başkenti" olarak tanımlanan Ankara'yı bu resmin herhangi biryerine yerleştirmek maalesef mümkün değil. Ankara kültür ve sanatın idealist işler dışında barınamadığı, ilham alınacak bir yer olmaktan çıkıp, iyice içine kapanmaya başlayan ve kentliliği "panayır eğlencesi" gibi gören sıradan bir ile dönüşmekte; hem de süratle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam belli bir saatten sonra merkezlerin bile ıssızlaştığı bir kasabada yaşıyoruz adeta. Yerleşik kent kültürünün olmazsa olmazları meydanlar bilinçli bir şekilde otobana dönüştüğü için, zaten nereyegideceksiniz ki, ya evinizde oturun ya da kapalı kapılar ardındaki partilere!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara Sinema Derneği 14 yıl önce kentte bir festival başlattı: Avrupa filmleri festivali. Sinemaseverlere sunulan filmlerin hatırına başka kentlerden Ankara'ya gelenleri biliyorum. Bu etkinlik sonradan "Gezici Festival" olarak kökleşti; başkentte başlayan etkinlik buradan başka kentlere (özellikle sinemaya hasret kalan illere) yolculuk etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan geçen 14 koca seneden sonra, başkentin içinden yeşeren bu kültür projesinde artık Ankara yer almıyor. En başta yetkililerin kayıtsızlığı ve "olmasa da olur" tavırları, sinema salonu tahsis edilememesi olmak üzere, Ankara kendi oluşturduğu bir pojeyi kendi elleriyle yok etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık festivale sahip çıkan Kars belediyesi yeni sinemalar inşa ediyor; bu da ayrıca ibret verici bir durum! Kent içinde müstakil sinemaların hemen hemen tamamen yok olduğu, resmi yetkililerin film ve diğer sanat etkinliklerine "gereksiz işler" muamelesi yaptığı; ancak bedavadan (ama bizlerin vergisiyle) şarkıcı türkücü konseri düzenleyip, arasına bir de kavşak açılışı sığdırmayı marifet saydığı başkentin perişan hali işte böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz bu yazı burada bitmez, Ankara'nın kültür başkenti olma fırsatlarının yok yere harcamasına verilecek o kadar çok örnek var ki.  Konu üzerinde düşünmek isteyenlere iki koordinat vereyim: Mimarisi ve kullanımı itibariyle heba edilen Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi ile kültür bize ne gerekir mantığıyla işlevsizleştirilen Ulus Atatürk Kültür Merkezi…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5421695438230965721?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5421695438230965721/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5421695438230965721' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5421695438230965721'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5421695438230965721'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/kultur-artk-burada-oturmuyor.html' title='Kültür Artık Burada Oturmuyor'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-3983983960911250400</id><published>2009-05-10T06:08:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T06:11:00.555-07:00</updated><title type='text'>Sinema Hayat ve Hoşgörü</title><content type='html'>Sinema, Hayat ve Hoşgörü&lt;br /&gt;10 Ekim 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sezon Türk sinemasında ağırlıklı olarak çoğu ilk filmini yapan gencecik yönetmenlerle tanışacağız. Bu filmler aracılığıyla, genç kuşağın dünya meselelerini algılayış biçiminden, hayat duruşuna kadar pek çok şeyin izi bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Türk sinemasının en parlak dönemini yaşadığı, genel bir bakışla söylersek 1965-1985 döneminin tema ve duyarlılıkları üzerinden başlayıp bugünü yorumlarsak, nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzun ipuçlarını yakalayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz bir zamanlar eski Türk filmlerinin, Yeşilçam star sisteminin yarattığı dünyaların tutkunu olmadık mı? Kısaca "dört yapraklı yonca" olarak anılan Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik ve Filiz Akın'lı filmleri kaçırmak ne kelime, gösterime girdiği gün kaçırırsam kendimi kötü hissettiğimi; dahası pazar günleri 14.30 kaçamağı yapıp ikinci baskı yaptığımı çok iyi anımsıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haydi o zamanlar seçeneksiz bir hayatın içindeydik, televizyon tek kanaldan, eğlence kavramı ise sinema ve tiyatroya gitmekten ibaretti. Peki şimdi bile o filmlere televizyonda rastlayınca acaba neden gözümüzü ayırmıyor ve başka kanala geçemiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hababam Sınıfı'nın Kel Mahmut'u Münir Özkul, eşsiz hademesi Adile Naşit ya da Hıçkırık'ın aşkı uğruna verem olan Nalan'ı Hülya Koçyiğit nasıl oluyor da 2000'li yıllarda bile hayatımıza girip, bizi duygulandırabiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence o Türk filmlerini yeniden izlerken eski günlerdeki hoşgörü ve samimiyeti yakalıyor; değeri bilinmiş güzellik ve dürüstlükten medet umuyor, ruhen arınmışlık duygusu tadıyoruz. Kesinlikle bir yılgınlık ifadesi olarak söylemiyorum, ancak bileti doğuya kesilmeye çalışılan bir batı ekspresinde yolculuk zaman zaman epey yorucu olabiliyor. Biz ne kadar önemsemiş olsak da dünya gitgide daha içine kapanmaya ve hoşgörüsüzlüğe evrildiğinden, şimdi anılara sarılmak, geçmişe yolculuktan ziyade saflığa ulaşmak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletişim çağının tüm dünyayı neredeyse bir dizüstü bilgisayar ekranına sığdırabildiği sınırsız olanaklar içinde yaşıyoruz. Durum böyleyken, birbirimizi daha iyi mi anlamaktayız; yoksa giderek sanallığa dönüşen bir kopukluğun eşiğinde miyiz? Estetik ve hoşgörü eşiğimiz 1970'lerden bugüne ne kadar yükseldi? Ya da gerçekten yükseldi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemayla başladık, yine sinemayla bitirelim. Halit Ziya Uşaklıgil'in romanından senaryolaştırılan ve Halit Refiğ'in yönettiği 1965 yapımı "Kırık Hayatlar" filmi ilk gösteriminden tam 43 yıl, TRT'deki ilk yayınından ise tam 20 yıl sonra makaslanmış haliye gösterildi. Benzer bir durum Aşk-ı Memnu dizisinin yeniden gösteriminde de yaşandı. Bunlar sadece sayısız örnekten birkaçı ve asıl mesele şu ya da bu kurumun işgüzar elemanları meselesinden çok, hoşgörü eşiğimizin 1970'lerin de gerisine gitmiş olması; asıl korkutucu olan bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemadan yola çıkıp 1971-2008 arasında bir ufuk turu yapınca maalesef böyle resimler de çıkıyor işte.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-3983983960911250400?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/3983983960911250400/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=3983983960911250400' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/3983983960911250400'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/3983983960911250400'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/sinema-hayat-ve-hosgoru.html' title='Sinema Hayat ve Hoşgörü'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4984645838202990032</id><published>2009-05-10T06:00:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T06:07:22.594-07:00</updated><title type='text'>Film İzleme Üzerine: Beni Kategorize Etme</title><content type='html'>Beni Kategorize Etme&lt;br /&gt;07 Eylül 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinema sektörü köklü olan ülkelerde konu bile değil, ama ülkemizde iyi bir film nasıl anlaşılır meselesinde görünen o ki taşlar yerine biraz zor oturacak. Kariyeri boyunca hep sinemanın ticari yönünden ziyade sanatına katkı yapmaya özen gösteren yılların sanatçısı Hülya Koçyiğit'in (bile) "Yumurta öyle abartılacak bir film değilmiş" anlamına gelen sözlerini okuyunca, ister istemez biraz irkildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemanın belli bir yorum tarzına, bütünden tamamen ayrı tutup değerlendirmek yerine --genelde yapıştırılan etiket "sanat filmi" oluyor-- "Ben bu filmi sevemedim" veya "Bu film bana hitap etmedi" demek neden bu kadar zor acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resimde, heykelde, mimaride herkesin ortak beğenisine uygun bir eseri ortaya çıkarmak nasıl olanaksızsa, sinemada da böyle bir şey sözkonusu olamaz. Bir yönetmenin kendisini ifade etme biçimi, hayatı tanımlama vizyonu binlerce, bazen milyonlarca seyirci arasından bazılarına ters gelecek; bazılarını ise yüreğinin tam orta yerinden vuracaktır. Bundan daha doğal bir şey olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta filmleri izlemek ve değerlendirmek kişisel ruh halinin yanı sıra --şaka yapmıyorum, gayet ciddiyim-- havanın sıcak veya soğuk olmasıyla, aç ya da tok olmakla, beraber izlediğiniz kişilerle kurulan bağla da birebir ilişkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Kubrick filmine dizi film izliyormuş muamelesi yapan birisiyle seyredin de, çıldırma eşiğiniz ne denli kuvvetli olduğunu test edin! Ya da "Amerikan Pastası" gibi sabun köpüğü tarzı bir komediyi bir anne-babanızla beraber, bir de okul arkadaşlarınızla birlikte izleyin bakalım, arada ne fark var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keza korku filmi tutkunu bir arkadaşınız varsa, cinayet/gerilim filmini beraber paylaşın, film daha da zenginleşecektir. Oysa batıl inançları olan, olur-olmaz korkularla yaşayan bir başkasıyla seyredince aynı film bir eziyete dönüşecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternette gezinenlerin gayet iyi bildiği, uluslararası film veri tabanı (imdb) geçenlerde dünyanın en kötü filmlerini sıraladı. IMDB kullanıcılarının verdiği oylarla belirlenen listede, Türk filmlerinden ilk üçe girenler hangisiydi tahmin edin: Gösterildiği zaman gişede gayet iyi "iş yapan" filmler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bazı filmlerin muhasebecilerin koltuklarını kabartması aynı zamanda sinema sanatına da katkı anlamına gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En kötüler arasında yeralan "Emret Komutanım, Şah-Mat" "Keloğlan Kara Prense Karşı" "Hababam Sınıfı Üçbuçuk" "Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu" filmlerinden ve gişede başarısız olup, yine de gönlümüze girmeyi başarmış diğerlerinden aslında şöyle bir mesaj çıkmıyor mu: Filmleri beğen ya da beğenme, ama asla kategorize etme!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4984645838202990032?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4984645838202990032/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4984645838202990032' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4984645838202990032'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4984645838202990032'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/film-izleme-uzerine-beni-kategorize.html' title='Film İzleme Üzerine: Beni Kategorize Etme'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7721507518872354967</id><published>2009-05-10T05:56:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T06:00:29.758-07:00</updated><title type='text'>Bereketli Topraklar, Hazin Öykümüzdür</title><content type='html'>Bereketli Topraklar Üzerinde, ya da Hazin Öykümüz&lt;br /&gt;11 Mayıs 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişle yaşamak elbette hoş değil ama yaşananlardan alınacak çok ders var. Bu hafta gösterime giren Bereketli Topraklar Üzerinde'yi herhangi bir Türk filmi olmadığını bilerek izlemek de böyle bir ders olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk sinemasının en çileli filmleri üzerine bir araştırma yapılsa "Bereketli Topraklar Üzerinde" rahatlıkla ilk sırayı alır. Televizyon filmlerinden Halit Refiğ'in "Yorgun Savaşçı"yı anmadan geçmek ise hiç olmaz.  Her iki film de yanlış zamanda doğru işler yapmaya çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Kemal'in eserinden uyarlanan "Bereketli Topraklar Üzerinde" çekimleri tamamlandığında 12 Eylül 1980 askeri rejim dönemine gelinmişti. Oysa yönetmen Erden Kral filmini Antalya Altın Portakal'a göndermek niyetindeydi, ama festival iptal edildiğinden beklemeye başladı. Festival bir yıl gecikmeden sonra 1981'de düzenlendi ve "Bereketli Topraklar Üzerinde"nin zaferiyle sonuçlandı. En iyi film başta olmak üzere, yönetmen ve oyuncular ödülle taçlandırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bundan sonrası ayrı bir film konusu olacak kadar zengin malzemeye sahip ve bir o kadar da hazin: "Bereketli Topraklar Üzerinde"ye verilen "en iyi film" ödülü, sonuçlar açıklandıktan sonra "sakıncalı" bulunarak geri alındı. Tıpkı TRT'nin yönetmen Halit Refiğ'e bir Kemal Tahir eseri olan "Yorgun Savaşçı"yı çektirmesi ve daha sonra "sakıncalı olduğu için" kopyaların yakıldığının açıklanması gibi. Herhalde bunu bir ödüllendirme biçimi (!) olarak düşünmüştü yöneticiler..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl almaz yasaklamalara maruz kalan, negatifleri ortadan kaybolan "Bereketli Topraklar Üzerinde" tam 28 yıl sonra günışığına çıkıyor ve şimdi seyircisiyle buluşuyor.  Maalesef filmin oyuncularından bazıları bugün hayatta bile değil; ama bir sinema yapıtı olarak onca çileye ve yasaklara rağmen dimdik ayakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra bu filmi izlemek "iyi olan sonunda kazanır" tesellisi sağlar mı bilemiyorum; ancak "Bereketli Topraklar Üzerinde" ile yasaklama zihniyetinin ibret verici sicil dosyasını bulacağımız kesin. Filme çektirilen bunca çileye sebep olan konu neydi? Çukurova'da mevsimlik işçilerin hayatına odaklanan film, köyden şehre gelmiş üç arkadaşın yaşadıkları sıkıntıları anlatıyor. Üç işçinin dramı artık her nasılsa 1980'lerde yönetimin derdi olmayı başarmıştı!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7721507518872354967?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7721507518872354967/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7721507518872354967' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7721507518872354967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7721507518872354967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/bereketli-topraklar-hazin-oykumuzdur.html' title='Bereketli Topraklar, Hazin Öykümüzdür'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4154159642643921277</id><published>2009-05-10T05:50:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T05:56:40.603-07:00</updated><title type='text'>Batman Dark Knight</title><content type='html'>Batman Ezber Bozuyor&lt;br /&gt;29 Temmuz 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz gelince sinema gündemi iyice popüler olana yoğunlaşır. Ancak popüler sinema ille de es geçilecek birşey değil elbette; örneğin çizgi romandan sinemaya yapılan uyarlamaların en başarılısı olan Batman serisinin altıncı filmi "Kara Şövalye". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batman/Dark Knight teknolojinin sağladığı bütün görsel efekt olanaklarını kullanıyor kullanmasına, ama bir yandan da karakterlerine bir ruh, bir kişilik kazandırmayı başarıyor. Dahası çizgi roman hafifliğine prim vermeyip, sinemada defalarca kullanılmış kahramanlık formüllerini tersine çeviriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tim Burton ilk Batman filmini 1989'da çevirdiğinde (1966 yapımı Batman bir çocuk filmiydi, onu saymıyorum) Michael Keaton ve Jack Nicholson gibi klas bir kadroyla çalıştı. Yapımcılar bu geleneği bozmadı ve her yeni Batman filminde sağlam bir yönetmene teslim edilmiş iyi oyuncular, görkemli bir mizansen ile sınırsız hayal gücü bulduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette her büyük başarının yaşadığı iniş ve çıkışlardan Batman serisi de payını aldı; Joel Schumacher gibi usta bir ele teslim edilmesine karşın "Batman Daima" ve "Batman ve Robin" filmleri başarısızdı, hatta birer fiyaskoydu. Ne Val Kilmer ne de George Clooney "Batman" karakteri olarak benimsendi. Zaten ikisine de Batman kostümünü bir daha giyme şansı verilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da beyazperde ömrü sona erdi diye düşünülürken, Batman serisine hayat öpücüğü Christopher Nolan'dan geldi. 2005 yılındaki "Batman Başlıyor" bence bu serinin, yani toplam beş film arasında en başarılısı ve sinema açısından en kalıcı olanıdır. Kesinlikle bir modern klasik olmayı hakeder. Christian Bale rolüne müthiş bir uyum sağlamış, hatta Michael Keaton'dan daha inandırıcı ve gerçekçi bir süper kahraman portresi çizmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nolan aynı yaklaşımı bu kez daha güçlü bir teknik destekle tekrarlıyor. "Kara Şövalye" filminde Batman/Bruce Wayne (Christian Bale) karşısında kısa bir zaman önce talihsiz bir şekilde yitirdiğimiz Heath Ledger var. İyi ile kötünün, aydınlık ve karanlığın çatışması hiç böylesine artistik ve estetik olmamıştı. Oynadıkları karakterlere öylesine ruh veriyorlar ki, bazen iki oyuncudan hangisinin daha iyi olduğuna karar vermek zorlaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Batman/Kara Şövalye" alt metnini kötülükler dünyasında iyilerin trajik halleri üzerine kurgulayan yönetmen Christopher Nolan, bir kez daha sinemadan taviz vermeksizin gayet iyi bir popüler film yapılabileceğini kanıtlıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4154159642643921277?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4154159642643921277/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4154159642643921277' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4154159642643921277'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4154159642643921277'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/batman-dark-knight.html' title='Batman Dark Knight'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8347019514828222286</id><published>2009-05-10T05:43:00.000-07:00</published><updated>2009-05-10T05:50:42.252-07:00</updated><title type='text'>Beni Orada Arama -- I'm Not There</title><content type='html'>Rockseverlere 'Beni Orada Arama'&lt;br /&gt;04 Haziran 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşarken efsane olmak pek az sanatçının başına gelir. Hele bir sanatçı gözönünde olmamayı seçer ve yalnızca üretmeye odaklanırsa pek şansı yoktur; hakkında övücü sözleri duymak için maalesef cenaze törenini beklemek gerekebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöhret tanımındaki ucuzlama sayesinde her kaset çıkaranın "yorumcu" diye anıldığı bugünler ise bir başka yazı konusu olmayı haketmektedir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bob Dylan rock müziğin, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yaşayan bir efsanesi. Merak ediyorum, acaba "Knocking on Heaven's Door" şarkısını hiç bilmeyen ya da duyduğu zaman tepkisiz kalan var mıdır? Ayrılmaz parçası haline gelmiş gitari, ağız armonikası ve sigarasıyla birlikte hem Bob Dylan, hem de protest rock akımının öncülerinden Joan Baez 1960-1970 döneminde hayatımıza girip, ruhumuzu zenginleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollywood'un "sıradışı" kategorisinde yeralan (çünkü yaptığı her filmde kamerasını sıradan karakterlerin ötesindeki hayatlara çevirmiştir) yönetmen Todd Haynes, bu kez "I'm Not There/Beni Orada Arama" filmiyle öyle bir Bob Dylan yaşamöyküsü sunuyor ki, "sıradışı çalışma" tanımlaması yine tam yerini buluyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni Orada Arama" kayıtsız kalınamayacak kadar ilginç, ama bir o kadar da izleyenden çaba isteyen bir film. Adeta deneysel bir çabaya girişen yönetmen, bir şöhretin yaşamöyküsünü klasik kalıplarla sunmak yerine, ruh halleri ve çocukluktan olgunluğa geçiş sürecindeki her aşamayı ayrı birer karakter olarak ele alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinema tarihinde apayrı bir yere konacağı kesin olan bu deneysel çalışmada, Bob Dylan'ı biri kadın oyuncu (Cate Blanchett) olmak üzere altı ayrı oyuncu canlandırıyor ve her bir parçayı diğerine eklemek seyiriciye düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortada tam manasıyla bir yıldızlar geçidi var: Richard Gere, "Koku" filminde unutulmaz bir oyunculuk sergileyen Ben Whishaw, genç kuşağın en iyi karakter oyuncularından biri olan Christian Bale (yakında Batman rolünde izleyeceğiz), çok talihsiz bir şekilde aramızdan ayrılan Heath Ledger ve Marcus Carl Franklin. Bütün bu saydığım isimler, müzisyen Bob Dylan'ın hayatının değişik evrelerini canlandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rock müziği sevenler, özellikle Bob Dylan'ın şarkılarıyla nostalji yolculuğu yapmak isteyenler, bu deneysel olduğu için izleyiciyi biraz zorlayan, ama sabırlı olana keyifli bir müzik yolculuğu yaşatan ilginç filme kayıtsız kalmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik notu: Filmin ismi "I'm Not There" ile Bob Dylan'ın "The Basement Tapes" adlı albümüne gönderme yapılıyor. "I am not There" şarkısının kaydı yapılmış ancak plakta yeralmamıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8347019514828222286?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8347019514828222286/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8347019514828222286' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8347019514828222286'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8347019514828222286'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2009/05/beni-orada-arama-im-not-there.html' title='Beni Orada Arama -- I&apos;m Not There'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5854159366742216890</id><published>2008-06-12T04:58:00.000-07:00</published><updated>2008-06-12T05:05:39.830-07:00</updated><title type='text'>Ruhsuzluğun Adı Ciddiyet mi Oldu?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Julio İglesias ve Ankara Seyircisi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oscar Wilde, "Ciddiyetin Önemi"nde hayata karşı serinkanlı duruşla, ruhsuz olmak arasındaki ince ayrımı çok güzel hicveder.  Ne yazık ki ülkemizde ciddiyet kavramından anlaşılanları sıralamaya kalksak, İngiliz yazarın yergisine epey katkıda bulunacak çeşitliliğe sahip olduğumuzu göreceğiz.  Gülmenin, kahkaha atmanın bile cinsiyete göre biçilen rollere dönüştüğü ülkemizde, anlamını vererek hayatı yaşamak öyle göründüğü gibi kolay şey değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunların simgesel ve somut anlamda birleştiği yer ise, maalesef başkentimiz.  Ceket-kravat ikilisinin şıklıktan öte bürokratik bir resmiyete dönüştüğü, kadınların ismi konulmayan bir kural gereği modayı koyu renk tayyörle sınırladığı Ankara'da eğlenmenin ne derece mümkün olduğunu 1 Haziran 2008 Pazar günkü  bir konserde birebir gözlemledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Julio İglesias Ankara konserinde kadife sesli şarkıcı ünvanının kendisine ne kadar yakıştığını gösterdiği kadar, geçen yılların kendisini ne kadar az yıprattığını da kanıtladı.  Mükemmel sahne performansı eşliğinde şarkı aralarında mola bile vermeksizin iki saate yakın müzik ziyafeti sundu.  Eskilerden yenilere tüm albümlerinden parçalar okudu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak o gece Anadolu Gösteri Merkezi'ni dolduran Ankara seyircisine adeta "bir haller olmuştu."  Özellikle sahneyi tam merkezden gören ön ve orta bloktaki seyirci iki saat boyunca şarkılara tepki vermediği gibi, sanki ağır bir dram izlermiş gibi ciddiyetini korudu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın duygusal-ritmik şarkıları, İspanyol sıcaklığını yansıtan dans parçaları bile ağır havayı bozamadı; seyirci sonuna kadar direnmesini bildi!  Zaten Julio İglesias da defalarca "eller havaya" deyip tempo istemesi karşısında gönülsüzce ve kelimenin tam anlamıyla "laf olsun" diye el çırpan seyirci bulunca "bana Ankara'nın çok ciddi bir yer olduğunu söylemişlerdi, İstanbul'da olsam ikinci şarkıdan sonra herkes dağıtmıştı" deyiverdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi soruyorum, ciddiyet demek duygularını bastırmak, neşelenmeyi eğlenmeyi ayıp saymak mıdır?   Maalesef Ankara sınırlarında bu sorunun cevabı o konser akşamı kocaman bir evet oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5854159366742216890?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5854159366742216890/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5854159366742216890' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5854159366742216890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5854159366742216890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2008/06/ruhsuzluun-ad-ciddiyet-mi-oldu.html' title='Ruhsuzluğun Adı Ciddiyet mi Oldu?'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5583237292250745830</id><published>2008-05-13T00:23:00.000-07:00</published><updated>2008-05-13T01:11:37.432-07:00</updated><title type='text'>Mayıs 2008: Ankara'nın Acıklı Sinema Halleri</title><content type='html'>&lt;strong&gt;ANKAPOL Kapandı: Bir Sinema Daha Kayboldu&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent merkezindeki sinemalar yokolmaya devam ediyor. Balkonlu bölümü ve ferah mimarisiyle başkentin en güzel salonlarından biri olan Ankapol de sessiz sedasız kapılarını kapatanlar kervanına katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin üşenmeyip sayalım ve gerçeklerle yüzleşelim: Nergis sineması yok, hem de "ne alırsan 5 ytl" tarzı işportacı zincirine dönüşerek! Talip sineması yok, yerinde otopark var. Dedeman sineması çoktan kayıplara karıştı; gazinoydu, bardı derken, satıldı ve hastane binasına dönüştürüldü. Bunların hepsi sinema salonu olarak inşa edilmiş, yani mimari açıdan özellik taşıyan binalardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Listeye devam ediyorum: Menekşe, Çankaya, Akün, Kavaklıdere, Ses, Karınca, Dilek, Çağdaş Sahne, Moviepol, Gölbaşı, Eti ve Derya hayatımızdan çıktı gitti. Bu saydıklarım da sinema salonu olarak yapılmış binalardı ve kent kültürü açısından özeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar hep yakın zamana ait bilgiler; öyle 1950'lerden falan sözetmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalesef bu listeye şimdi Ankapol de eklenmiş oluyor. Bir başka deyişle, şehirde 22 sinema derken, kaldık altı sinemaya. Üstelik 22 sayısı iskontoludur, onu da belirteyim. Cebeci ve çevresinde varolan ya da restore edilip modern bir görünüme kavuştuğu halde seyirci ilgisizliğinden işhanına veya düğün salonuna dönüşenleri bu listeye almadım bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkentin merkez semtleri Çankaya, Kavaklıdere, Kızılay, Bakanlıklar ve Maltepe’yi kapsayan alan içinde tam 22 ayrı sinema varken, seyirci kayıtsızlığının katkısıyla birer birer ticari ranta kurban edilmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşeye rağmen varolma savaşını sürdüren Kavaklıdere Sineması, sınırlı seyirci ilgisi işletme giderlerine yetişmeyince geçen yıl pes etmek zorunda kalmıştı. Şimdi de mülk sahibi grubun ticari borçları karşılığı binayı satması üzerine Ankapol Sineması’na kilit vuruldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Ankara Sinema Kültürü Derneği’nin işletmeciliğindeki Ankapol’de sinema adına son derece özel şeyler yapılıyordu. Ankapol’ün “Sinematek” kimliği kazanmasını kazanmasını sevinçle karşılarken, bu kentte güzel şeylerin vadesinin kelebeğin ömrü kadar olduğunu unutmuşum doğrusu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankapol’ün kapanmasıyla, kentin en işlek bölgesinde kültürel zenginlik oluşturan sadece iki sinema (Kızılırmak ve Kızılay Büyülü Fener) kaldı. Kızılırmak Sineması zaman zaman Avrupa Büyükelçiliklerinin düzenlediği film gösterilerine salonlarını açıyor, ayrıca “Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivaline” evsahipliği yapıyor. Kızılay Büyülü Fener ise Ankara Film Festivalinin geleneksel evsahiplerinden bir tanesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ikisi de sinemayı tamamen ticaret kaygısıyla görmeyen, sanat adına kalıcı işlere destek çıkan işletmeler. Onlar yerleşik kent kültürü için korunması gereken değerler ve bunu da Ankaralı seyircilerden başka yapacak bir kuvvet yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksi takdirde Ankaralılar için film izlemek hem ekonomik olarak hem de zaman açısından epey ciddi bir uğraşa dönüşecek; çünkü sinemaları alışveriş merkezine hapseden anlayış hepimizi esir almaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kent merkezinde varlığını sürdürenlerin durumu da umut verici değil: Örneğin çarşı-pazar curcunası içinde kaybolan Batı Sinemasını farketmek ve afişlere bakmak bile özel çaba gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatı önemseyen tarzını korumaya çalışan Kızılırmak Sinemasının ise gelir-gider dengesini oturrmak için nasıl özveride bulunduğunu hissetmek zor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü manzara itibariyle, Başkent’in kültür çevresindeki 22 sinema şimdilerde sadece 6’e düşmüştür ve seyirci "alışveriş ve yemek arası film" mantığına teslim olmaya devam ettiği sürece merkezde hiç sinema kalmayacağının resmidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5583237292250745830?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5583237292250745830/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5583237292250745830' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5583237292250745830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5583237292250745830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2008/05/mays-2008-ankarann-ackl-sinema-halleri.html' title='Mayıs 2008: Ankara&apos;nın Acıklı Sinema Halleri'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6489821588855678163</id><published>2008-05-13T00:17:00.000-07:00</published><updated>2008-05-13T00:21:41.677-07:00</updated><title type='text'>Parayla Mutluluk Satın Alınır mı?</title><content type='html'>"Vahşi Zarafet" Anne Katili Evlatlara Sinemanın Bakışı &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gün geçmiyor ki gazetelerde yeni bir "evlat vahşeti" haberi okunmasın.  Geçenlerde bir gazete haberi durumun ne denli vahim olduğunu özetliyordu.  Ankara, Mersin, Konya ve Bursa derken sadece son bir ay içinde beş ayrı anne cinayeti yaşanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekçesi ne olursa olsun, bir insanın canına kıyacak derece hastalıklı ruh, hele öz annesini babasını öldürmek neyle ve nasıl izah edilebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıtı uzmanlara bırakırken, sinemanın bu konuya kayıtsız kalmadığını da anımsatalım.  Örneğin 27. İstanbul film festivalinden sonra sinemalarda gösterime giren "Vahşi Zarafet/Savage Grace" filmi: Son derece varlıklı bir ailenin tek erkek çocuğu, anne ve babasının mutsuz evliliği içinde büyümeye ve kendine bir yol çizmeye çalışır.  Kimlik edinme, ait olma çabası içinde özellikle cinsel deneyimlerinde müthiş bir gel-git yaşar ve yaşatılır.  Sonunda anne katili olarak cezaevini boylar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin konusu böyle, ancak asıl önemli noktayı da ekleyelim: Vahşi Zarafet'te anlatılanlar tamamen gerçek ve Amerika'nın en büyük trajedilerinden biri olarak kayıtlara geçmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra, 17 Kasım 1972: Amerikalı Anthony (Tony) Baekeland'ın annesiyle beraber yaşadığı lüks daireye gelen polis, onu öz annesi Barbara'yı kalbinden bıçaklamış bir halde ve yanı başında oturmuş yemek yerken bulur.  Tony daha sonraki hayatına yeni felaketleri ekleyerek sonunu hazırlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Vahşi Zarafet" böylesine inanılmaz bir vahşeti soğukkanlı ve mesafeli bir sinema diliyle, Tony'nin doğumundan başlayarak anlatıyor.  Müthiş bir mirasa sahip olmanın keyfini süren Beakeland ailesinin New York'ta başlayıp Avrupa'nın sayfiye yerlerinde devam eden lüks hayatı, "parayla saadet olmaz" söylemini doğrularcasına koşar adım trajediye doğru ilerliyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aile içi körlüğe, bir de babanın başını alıp gitmesi ve annenin kendini kaybetmiş bir halde, oğlunun yanlış olduğuna inandığı davranışlarını çok daha büyük yanlışlarla düzeltme çabası eklenince sözün bittiği yere geliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle anne rolünde Julianne Moore ve Tony'de Eddie Redmayne'nin oyunculuğu ile öne çıkan "Vahşi Zarafet" filminde anlatılanların gerçeklere dayanması kuşkusuz önemini bir kat daha artıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bunun herkese göre bir film olmadığını da belirtmekte yarar var.  Konusunun gerektirdiği ölçüde cinselliğe yaslanmakla birlikte, Beakeland ailesinin yaşadığı trajedinin pek öyle kolay kolay hazmedilecek boyutta olmadığı kesin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6489821588855678163?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6489821588855678163/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6489821588855678163' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6489821588855678163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6489821588855678163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2008/05/parayla-mutluluk-satn-alnr-m.html' title='Parayla Mutluluk Satın Alınır mı?'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4164960993318923263</id><published>2008-05-12T23:55:00.000-07:00</published><updated>2008-05-12T23:57:47.343-07:00</updated><title type='text'>Biz Bu Dünyaya Ait miyiz?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Ruhun Karanlıklarına Bir Bilet: ''İhtiyarlara Yer Yok'' &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı filmler kendisini ele vermek için önce seyircisinden katılım bekler; tıpkı 2008 Oscar'ın galibi "İhtiyarlara Yer Yok/No Country For Old Men" gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekle yüzleşmeye hazır olduğumuz ölçüde derinden sarsılacağımız bir başyapıtla karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu filmi okumak için belirli referanslar aramak yerine kendi içinde değerlendirmek bence en doğrusu. Ortada "Kuzuların Sessizliği" tarzında bir psikopat katilin ya da "Fargo"da ailesini kiralık katile teslim eden koca karakterinin ötesinde bir durum var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teksas'ın uçsuz bucaksız çölleri yanıltmasın; zaman ve mekân sınırı olmayan bir dünya anlatılıyor. Şiddet ve yok etme kültüründen beslenen bir toplum, suç işlemenin ve kaba gücün kanıksandığı, paranın iktidarı ve bu uğurda her kötülüğün yapılabilir hale geldiği günümüz halleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Javier Bardem'in büyük ustalıkla canlandırdığı Chicurgh karakteri bütün bu hallerin toplamı adeta: Yok etmek ve kötülük varoluş nedeni. Acımasızlığının boyutları ve öldürmekten zevk alan bir "yaratığa" dönüşmesi, diğer bütün kurmaca karakterlerden çok daha sahici ve irkiltici. Önüne ne gelirse yok ediyor, soğukkanlılığını koruyor ve bulunduğu ortamda hiç de ayrıksı otu gibi durmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İhtiyarlara Yer Yok" dünyanın başka bir duruma evrilmekte olduğunu anlatıyor: Kanun kaçaklarının bile kendi etik kuralları içinde yaşadığı dönemler yerine, insan ruhundaki kötülükleri besleyen, onu daha saldırgan, daha acımasız hale getiren bir sisteme geçiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belde gizlice silah taşıma devri çoktan kapanmış, yerini uzun namlulu silahlar ve diğer ölüm makineleriyle gezinme almıştır. Suç şebekeleri içindeki hiyerarşi ve korku imparatorluğu kuralları düzenin belirleyicisidir. Birer yalnızlık simgesi gibi duran motel odalarında, polisler dahil olmak üzere, kimsenin kimseye yardım edecek hali yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coen Kardeşler, kanun adamlarının da bu gerçeğe teslim olduğu finalle "kendinize gelin, artık bu dünyada size yer kalmıyor" dercesine ürpertici bir son nokta koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İhtiyarlara Yer Yok" katıksız kötülüğü varoluş sebebine dönüştürmüş insan ruhunun karanlık dehlizlerinde gerçekçi bir yolculuğa çıkartan ve farklı açılardan birden çok izlenmeyi hak eden bir film.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katıksız kötülük konusunda farklı açılar ararsanız ille de içi milyon dolarla dolu çanta bulup yoldan çıkmak gerekmiyor; ahlaktı-töreydi diye tüm ailenin cinayet şebekesine çevrildiği durumları, bir diğerini sadece düşüncesini beğenmediği için gözünü kırmadan öldüren ruh hallerini düşünseniz de olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4164960993318923263?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4164960993318923263/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4164960993318923263' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4164960993318923263'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4164960993318923263'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2008/05/biz-bu-dnyaya-ait-miyiz.html' title='Biz Bu Dünyaya Ait miyiz?'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-7215711431129658522</id><published>2008-05-12T23:50:00.001-07:00</published><updated>2008-05-12T23:54:58.973-07:00</updated><title type='text'>Bir Filmi Okumak Üzerine</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Kan Dökülecek Filmini Nasıl Okumalı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daniel Day-Lewis'a, son derece hakedilmiş en iyi oyuncu Oscar'ını kazandıran "Kan Dökülecek" iyi bir film olmasının yanı sıra anlatım kalıplarını ters-yüz etme becerisine güzel bir örnek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküyü ve karakterleri araya mesafe koymaksızın izliyor; katı bir gerçekçilik duygusuyla salondan ayrılıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortada işin kolayına kaçmayan ve izleyicisinden emek bekleyen bir film var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen "mutlu son" kolaycılığına kaçmayıp seyircisini huzursuz etmeyi göze alıyor.  Tam da bu nedenden ötürü filmin "kopuk" ve "anlaşılmaz" olduğu yorumları beraberinde geldi; kazandığı ödüllere karşın gişede beklenen etki olmadı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"There Will Be Blood/ Kan Dökülecek" kendini hemen teslim etmeyen, seyircisini yormak isteyen bir film.  1800'lerde Amerika'da petrolün bulunması meselesine ve ana karakter Daniel Plainview'a odaklanan öykü dört alt metin üzerinden gelişiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireysel girişimcilik ruhu ve giderek kapitalizme evrilecek hırs; aile değerleri ve ait olma duygusu; yükselen maneviyat ve din sömürüsü; coğrafi-sosyal şartların getirdiği kültürel çeşitlilik.  Bütün bunlar Amerika'nın kuruluş değerleri.  Zaten öykünün gelişim sürecinde her alt metin bir diğerine eklenerek, Daniel'in hüzünlü hayatında düğümleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmi bu alt metinler üzerinden okumaya kalktığınızda, evet yorucu olabilir belki, ama sıkıcı asla değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen Paul T. Anderson, ağrılıklı olarak ana karakter Daniel Day-Lewis'a teslim ettiği öyküde müthiş sahneler içeren bir başyapıt ortaya çıkarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kardeşi olduğunu söyleyene ilk tepki olarak "benden ne istiyorsun" diye sorması; kendi işini kurmak isteyen oğluna "bana rakip olamazsın" karşılığını verirken, öz oğlu değil evlatlık olduğunu söylemesi ve özellikle final:  Bir insanın sahip olduğu devasa güce rağmen alt edemediği mutsuzluğundan ve hayatın kendisinden intikam aldığı sahne hafızalardan kolayca silinmeyecek mükemmellikte.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-7215711431129658522?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/7215711431129658522/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=7215711431129658522' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7215711431129658522'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/7215711431129658522'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2008/05/bir-filmi-okumak-zerine.html' title='Bir Filmi Okumak Üzerine'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8539211972773643714</id><published>2008-05-12T23:48:00.000-07:00</published><updated>2008-05-12T23:50:17.228-07:00</updated><title type='text'>Tanrı'nın Vadisinde Yüzleşme</title><content type='html'>ABD-Irak ve Tanrı'nın Vadisinde &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemanın Vietnam savaşı konusunda kafa yormaya başlaması, herşey olup bittikten sonraya rastlar.  Ancak bu kez durum farklı: Amerikan sineması Irak savaşı ve sonrasını çoktan sorgulamaya başladı bile.  Özellikle 2007-2008, popüler sinemanın dünya meselelerine ciddi biçimde el attığı bir sezon olarak anılmayı hakediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınma, Irak ve Afganistan'daki durum, insan hakları ihlalleri büyük yapımcı firmaların projeleri olarak birer-ikişer ortaya çıkmaya başladı.  Mesajların ünlü oyuncular eşliğinde ve gayet net biçimde gelmesi de dikkat çekici. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden sinemanın ciddi konulara el atması genellikle dar bütçeli bağımsız yapımlardan geçtiğinden, ya verilen mesajlar dar bir çerçeveyle sınırlı kalır; ya da dağıtım olanaksızlıkları nedeniyle bu tarz filmler gösterim şansı yakalamadan seyircisiyle ancak ev sineması ortamında buluşabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl "Jarhead" ile başlayan öncü akım ve devamında gelen "Arslanı Kuzulara/Lions for Lambs" "Redacted" "Karanlığa Yolculuk/Taxi to Darkness" "Hadisa Savaşı" gibi filmlerle dış politikadaki yanlışlıklar sorgulanıyor ve işgal eden kadar işgal edilenin de ruh halleri beyazperdeye taşınıyor.  Üstelik önemli oyuncular (Meryl Streep, Jake Gyllenhaal, Tom Cruise gibi) ve önemli yönetmenler (Robert Redford, Brian de Palma gibi) tarafından. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tanrı'nın Vadisinde/In the Valley of Elah" Tommy Lee Jones, Charlize Theron ve Susan Sarandon gibi etkileyici bir kadroya sahip.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yönetmen Paul Haggis ise, en son "Çarpışma" filmiyle hafızalarımızda güçlü bir yer edinen, Oscar ödüllü, her çalışması merakla beklenen bir yönetmen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak savaşından birliğine dönen oğlunun kısa süre sonra kaybolmasının arkasında ne olup bittiğini anlamaya çalışan baba, bugüne dek doğru kabul ettiği bütün değerleri gözden geçirmekle kalmıyor; aynı zamanda başlangıçta haklı bir dava olarak gördüğü Irak savaşının perde arkası acılarına tanıklık ediyor.  Üstelik kendi oğluyla ilgili uyuşturucu alışkanlığı ve başka şoke edici haberlerin acısını ekleyerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde sadece Irak'a gönderilen askerlerden uyuşturucu testi istenmemesi meselesi ve göndere bayrak çekilmesiyle ilgili nakış gibi işlenen nüanslara dikkat. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tanrı'nın Vadisinde" güncel bir soruna ilişkin acılara el atarken, hem bireysel hem de uluslararası düzlemde dürüst, adil ve empati kuran senaryosu; ayrıca birinci sınıf oyunculuklarıyla (özellikle Tommy Lee Jones) bu sezonun en önemli filmlerinden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8539211972773643714?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8539211972773643714/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8539211972773643714' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8539211972773643714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8539211972773643714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2008/05/tanrnn-vadisinde-yzleme.html' title='Tanrı&apos;nın Vadisinde Yüzleşme'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-52732086167890816</id><published>2007-09-11T03:49:00.000-07:00</published><updated>2007-09-11T04:03:01.113-07:00</updated><title type='text'>Minik Serçe</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Minik Serçe ya da Dünyanın Bütün Hüzünleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransızlar onu "&lt;em&gt;minik serçe&lt;/em&gt;" diye tanıdı (zaten bu anlama gelen &lt;strong&gt;&lt;em&gt;La Mome&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;, filmin orijinal ismi) ve o minik serçe dünyanın neredeyse bütün acılarını barındıran kısa ömründe dünyanın en güzel şarkılarını seslendirdi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de daha çok "Kaldırım Serçesi" takma adıyla bilinen Edith Piaf'ın hayatından önemli satır başlarını yaklaşık ikibuçuk saatlik bir filme sığdıran "&lt;strong&gt;La Mome-Kaldırım Serçesi&lt;/strong&gt; " klasik ama yerinde bir deyimle söylersek "kaçırılmaması gereken bir film."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;strong&gt;Kaldırım Serçesi&lt;/strong&gt;" Edith Piaf'ın inanılmaz derecede hüzünlü hayatını başarıyla beyazperdeye aktarmakla kalmıyor; aynı zamanda hemen hepsi Piaf'ın orijinal sesinden sunulan muhteşem şarkılarla bir müzik şöleni yaşatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edith gözlerinden rahatsızlandığında kendisini muayene eden doktor, küçük bir çocuk için en uygunsuz koşulları kastederek "bu çocuk kime ait" diye sorar.  Yanıt "hiç kimsenin" olur ve bu karşılık bir anlamda "minik serçe"nin de hayatını özetler.  Edith Piaf 47 yıllık ömründe hiç kimseye, hiç bir yere ve herhangi bir kurala ait olmadan yaşayıp, veda eder. Marion Cotillard mükemmel bir Piaf olmuş.  Hepsi birer altın değerindeki Edith Piaf eserleri, &lt;strong&gt;La Vie en Rose, Mon Dieu, Padam Padam ve Je ne Regrette Rien&lt;/strong&gt;; hepsi ve daha fazlası filmde var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradan oraya savrulan bir hayatın hikayesi olan "Kaldırım Serçesi"ni izledikten sonra eminim "Piaf'ın yaşamından kimbilir daha kaç film çıkar" diye düşüneceksiniz. Yaşam öykülerine ilgi duyanlar, ama daha da önemlisi Edith Piaf gibi dev bir sanatçıyı tanımak, hatırlamak, anlamak ve müziğinin hakkını vermek için " Kaldırım Serçesi" kaçırılmaması gereken bir film.  "Dev sanatçı" tanımlaması kesinlikle Piaf'ta yerini buluyor, çünkü o yalnızca sahneye çıkıp şarkı söylediği zaman devleşip, hayatın acılarına direnebiliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-52732086167890816?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/52732086167890816/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=52732086167890816' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/52732086167890816'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/52732086167890816'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/09/minik-sere.html' title='Minik Serçe'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5149857097833987151</id><published>2007-08-23T02:36:00.000-07:00</published><updated>2007-09-11T04:20:41.775-07:00</updated><title type='text'>Sinemasız Çankaya</title><content type='html'>Yeri geldiğinde iri iri laflarla tanımlıyoruz Ankara'yı: "Koskoca Başkent", "Türkiye'nin Siyasi Nabzının Attığı Yer" vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim bu "koskoca" kentin tam merkezinde oturuyorsunuz ve canınız sinemaya gitmek istedi.Öyle bir anda evden çıkıp en yakındaki sinemaya gitmek üzere bir plan yapabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın bir zamana kadar yanıtı "elbette" olan bu soruya, artık "maalesef" demek zorundayız. Ankara'nın koskoca Çankaya semtinde sinema kalmadı. Önce Yıldız tarafındaki Moviepol, sonra da Tunalı Hilmi Caddesindeki Kavaklıdere sinemasının kapanmasıyla, merkezde oturup sadece film izlemek için evden çıkma devri de kendiliğinden kapanmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suçlu ya da sorumlu ararken, önce aynaya bakmak gerekiyor. Tüm topluma dayatılan ve de gayet güzel benimsenen tüketime dayalı sosyalleşme sayesinde, insanlar yalnızca sinemaya gitmek için sokağa çıkmaz oldu. Mutlaka bir alışveriş merkezine gidilecek, piknik yaparcasına katlar-mağazalar arasında turlanacak, birşeyler yenip içilecek ve arada "sinema yapılacak."&lt;br /&gt;Ne yazık ki geldiğimiz nokta bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, Ankara yokolan pek çok özelliğiyle beraber kent tarihi kimliğini de birer ikişer yitiriyor ve bu yeni tarz alışkanlıkların kültüre vurduğu darbeleri birebir yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkent'in en gözde yerlerinden Kuğulu Park ve Tunalı Hilmi, kültürel anlamda İstiklal Caddesi olabilecek potansiyele sahipken, artık sinemaların kapanıp işmerkezi ya da lokantaya, mimari özellikler taşıyan eski Ankara evlerinin ise otel ve özel hastaneye dönüştüğü bir dönem içinde.&lt;br /&gt;Şehirciliğin "ş"sinden habersizlerin eseri yollar ve alt-üst geçitler sayesinde gün içinde sürekli tıkalı olan Tunalı trafiğine bakınca, insanın içi eziliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980'li yıllarda Başkentin bu merkezi semti tam 9 ayrı sinemaya sahipti. Ne yazıkki, Çankaya sinemasını gece klubü, Ses sinemasını lokanta, Dedeman sinemasını hastane, Talip sinemasını otopark, Karınca sinemasını işhanı ve Dilek sinemasını düğün salonu yapıp "bu ağırlıklardan kurtulduk"(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek teselli Akün ve Çağdaş Sahne'nin hiç değilse tiyatro salonu olarak faaliyet göstermesi. Gerçi Devlet Tiyatroları sahip çıkmasa onlar da çoktan varlığını yitirmiş olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Caddenin tek ve son sineması Kavaklıdere de maalesef, Ağustos başında perdelerini kapatmak zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent merkezinde bulunan sinemaların yokolduğu ve yoğunluğun yalnızca alışveriş merkezleriyle, oradaki sinemalara kaydığı bir süreç bu. Demekki Ankaralılar sadece film seyretmek için sokağa çıkma keyfinden vazgeçmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca Başkentin merkezinde sadece Kızılay ve çevresindeki sinemalar kaldı. Metropol, Megapol, Ankapol, Kızılırmak, Kızılay Büyülü Fener ve Batı sinemaları; hiç değilse onlara sahip çıkalım diyeceğim, ama pek umudum yok doğrusu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5149857097833987151?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5149857097833987151/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5149857097833987151' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5149857097833987151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5149857097833987151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/08/sinemasz-ankaya.html' title='Sinemasız Çankaya'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-30703577591271963</id><published>2007-08-18T13:05:00.000-07:00</published><updated>2007-08-18T13:09:50.790-07:00</updated><title type='text'>Şöhretle Tüketilen Hayatlar</title><content type='html'>Pop-Art akımının öncüsü Andy Warhol birşeyin gayet iyi farkındaydı: Ne kadar tutucu, dar kafalı görünse de, insanlar "farklı ve ayrıksı" olana ilgi duymaktan kendini alamaz. New York'ta bir fırtına gibi estiği 1960'lardaki başarısının altında da bu yaklaşımın izleri vardır; kısaca "çerçevenin dışına çıkarak düşünme" becerisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andy Warhol ünlü Marilyn Monroe baskısından da hatırlanacağı gibi, günlük hayattan aldığı malzemeleri kolajlayarak kendine özgü bir baskı tekniği yarattı, ayrıca uçlarda gezinen karakter öykülerini kısa filmlere dönüştürerek bir tür "yeraltı sineması" oluşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığı işlerin özü "sansasyonel davranmaya" ve "aykırılıkla dikkat çekmeye" dayanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edie Sedgwick'in Andy Warhol ile fırtınalı dostluğunu anlatan bir film "Edie" ya da özgün adıyla "Factory Girl." Özellikle sanat tarihi meraklıları ve yaşam öyküsü ağırlıklı filmleri sevenler mutlaka izlemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boston'daki eğitimi sonrası New York'un hareketli sanat ortamına adım atan Edie, 1965'te Andy Warhol ile tanışmasıyla birlikte kendi trajedisini oynamaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maddi ve manevi bütün varlığını Andy Warhol'a sunacak, ancak çocukluğundan beri yaşamakta olduğu ruhsal fırtınalarla başedemeyip, iflah olmaz bir uyuşturucu bağımlısı haline geldiğinde kullanılmış bir mendil gibi kenara bırakılıverecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra Valerie Solanas'la olan dostluğunu da bir kalmede harcadığı için, ("I Shot Andy Warhol" filmini hatırlayalım) benmerkezci tavrından dolayı böyle bir yorum yapmak herhalde Andy Warhol'a haksızlık olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, gözalıcı hayatların ve menfaate dayalı sözde sıkı dostlukların sahte ışıltısı bir kez daha sona erer, Bob Dylan'ın uğruna şarkı bestelediği genç kadın kendi kendini mahveder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Birgün herkes 15 dakikalığına şöhretin tadını çıkartabilir" diyen Andy Warhol yaşasa ve bugünleri görse, herhalde söylemini gözden geçirirdi. Artık şöhret olmak için sanat adına iyi kötü birşey yapmak yani emek harcamak gerekmiyor; başkalarına sataşmak, belirli yerlerde görünmek fazlasıyla yetiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik 15 dakikalık süreye de zam geldi! Sanatçı olarak anılan, ancak kimi zaman aylar, hatta yıllarca sadece özel hayatıyla gündeme gelen ne çok "şöhret" var, farkında mısınız?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-30703577591271963?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/30703577591271963/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=30703577591271963' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/30703577591271963'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/30703577591271963'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/08/hretle-tketilen-hayatlar.html' title='Şöhretle Tüketilen Hayatlar'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-142651015746030848</id><published>2007-08-18T12:55:00.000-07:00</published><updated>2007-08-18T13:03:49.896-07:00</updated><title type='text'>9. Senfoniyi Anlamak</title><content type='html'>Dinlediğimiz her anda ruhumuzu gönendiren 9. Senfoni, koro için yazılmış partisyonlar da gözönüne alınırsa, yorumlaması epey zor olan eserlerden biridir. Bu muhteşem eserin nasıl ve hangi şartlarda bestelendiğini hiç düşündünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beethoven üzerine (örneğin "Immortal Beloved/Ölümsüz Sevgili") pek çok film yapıldı. Ancak "Beethoven'ı Anlamak" (Copying Beethoven) öyle bir film ki, hem Beethoven hakkında bildiklerimize yeni şeyler ekliyor, hem de sanatçının yaratıcılık sancıları üzerine bir başyapıt olmayı hakediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agnieszka Holland çoğunluğu biyografik öyküler olmak üzere, zorlu senaryoları sinemalaştırmak üzerine yoğunlaşan bir yönetmen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair Arthur Rimbaud'nun hayat hikayesini anlatan ve maalesef ülkemizde gösterilmeyen "Total Eclipse" gibi "Beethoven'ı Anlamak" da aynı mükemmellikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen Holland'ın en büyük farkı, anlattığı tarihi kişiliklere belli bir mesafede durmayı başararak, hayranlıktan doğan tabulara yaslanmaksızın insani yönleri öne çıkartması. Bu filmde de Beethoven özel hayatında pasaklı, doğru düzgün yıkanmayan, ortalama zaaf ve tutkuları barındıran bir insan. Ama aynı zamanda, tam da kendisinin ifade ettiği gibi "kimsenin duyamadığı sesleri duyan, Tanrı'nın notaları fısıldadığı" bir besteci; olağanüstü duyarlı bir yaratıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beethoven, tamamen sağır olma noktasında içine düştüğü ruhsal gel-gitlerle başetmeye çalışıyor. Duyamadığı sesleri kağıda dökmeye çalışırken çektiği tarifsiz acılara tanıklık eden yardımcısı bile kendisinden "canavar" diye sözediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acilen Beethoven'ın elyazmalarını ve nota eskizlerini düzgün biçimde partisyonlara aktaracak birine ihtiyaç olduğunda genç besteci Anna devreye giriyor. İçine düştüğü bütün olumsuz şartlara rağmen, hayranlık beslediği Beethoven'ı bırakmıyor, dahası müzik sezgisi sayesinde bestecinin takdirini ve sevgisini kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giderek Beethoven aksi huylarını törpülemeye çabasına girerken, genç Anna da sevdiği adamla müzik aşkı arasında bir tercih yapma noktasına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beethoven, kulağına iliştirdiği bir huni yardımıyla ve ancak en yakınındakilerle iletişim kurabilmenin yarattığı psikolojik ve fiziksel koşullar altında 9. Senfoniyi bitirip, ilk gecesinde orkestrayı da yönetiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserin icrası sahnesi filmin en anlamlı bölümlerinden biri. Kendimizi 9. senfoninin o muhteşem ezgilerine kaptırmışken, bir anda sahne bütünüyle dayanılmaz boyuttaki uğultulara dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki dünyanın birden farkında olmamızı amaçlayan yönetmen Holland, 9. Senfoni gibi bir başyapıtı dinlerken, Beethoven'ı hissetmemizi, tıpkı filmin ismi gibi onu yürekten anlamamızı istiyor bizden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-142651015746030848?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/142651015746030848/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=142651015746030848' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/142651015746030848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/142651015746030848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/08/9-senfoniyi-anlamak.html' title='9. Senfoniyi Anlamak'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6181198032698761911</id><published>2007-08-18T12:40:00.000-07:00</published><updated>2007-08-18T12:55:47.827-07:00</updated><title type='text'>"Çılgın" ya da Aile İçi Körlük Üzerine</title><content type='html'>Geçenlerde dvd raflarına bakarken, hani bazen ne aradığınızı pek de bilmeden tek tek kitap rafları-dvd rafları dolaşır ve birdenbire hoş bir sürprizle karşılaşıp eve mutlu dönersiniz ya, öyle oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinemalarda gösterildiğinde fazla üzerinde durulmayan, oysa son derece sakin bir sesle önemli şeyler anlatan bir filmdir "Çılgın/Crazy."  Sinemada izledikten sonra hakkında bir yazı yazmıştım ve dvd olarak çıkmasını bekliyordum, arşive katmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin çevresinde yaşanan, hatta belki de kendi hayatımızda varolan "aile içi körlük" "Çılgın" filminin ana fikri.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Son zamanlarda "oğlum uyuşturucu kurbanı oldu", "kızım kötü arkadaşları yüzünden intihar etti" tarzı haberlere neredeyse gün aşırı rastlamaya başladık.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul etmek gerekir ki, medyaya yansıyanlar yalnızca buz dağının görünen yüzü. Ancak gerçeğin bir yüzü daha var: Aile içi ilişkilerimizin yapısındaki sağlıksızlık ve birbirine en fazla yakın olması gereken bireyler arasındaki derin iletişimsizliğin yarattığı sorunlar.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşeyin ezberlendiği ve hayata ilişkin duruşun bu ezberlerle tanımlandığı bir çevrede, kendini ifade etmekten aciz, hatta ifade etmesi de beklenmeyen bireyler yetiştiriyoruz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında "birey" tanımlaması da yanlış, genel-geçer değerlerin birer kopyası demek en doğrusu. Sorsanız anlamını ifade edemeyeceği kelimeleri, cümleleri sular-seller gibi ezberleyip şiir okudu diye gözyaşlarına boğulan büyüklerin dünyasında büyümek şu anlama geliyor: Ezberleyelim, anlamasak bile tekrarlayalım; içimizden kabul etmesek bile çoğunluğa uyalım.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki resmi TDK bunları da ayıklamayı düşünür bilemem, ama bazı deyimlerimizi hatırlatayım: "Çıkıntılık yapma", "sürüden ayrılanı kurt kapar", "cinslik yapma", "elinin hamuruyla erkek işine karışma", "karı gibi gülme", "karı gibi kırıtma"…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Crazy" filmi ne anlatıyor derseniz; işte tam bu meselelere parmak basıyor. Hem de tarifsiz güzellikteki bir sinema nezaketi ve duyarlılığı ile. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin ana hatları ezberletilmiş hayatlar, aile içi iletişimsizlik ve aile bireylerinin karakter meseleleri konusundaki yadsımalar ("aile içi körlük" diyelim kısaca) üzerine kurgulanmış. Hayatını çocuk doğurmaya adamış bir anne (beş erkek çocuğundan sonra bile "keşke bir de kızımız olsa" diye hayıflanan bir anne-baba figürü tanıdık gelebilir hepimize) çocuklarını özellikle itaatkar ve erkek egemen kültüre göre yetiştirmeye şartlanmış bir baba ve birbirini bir kez olsun gerçekten anlamaya çaba göstermeyen kocaman bir aile düşünün.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğunun biraz farklı renk ve tarzda giyinmesine bile hoşgörü gösteremeyen baba, tüm enerjisini "ne yapsam da oğlumun gay eğilimde olmasını önlesem" hedefine yoğunlaştırınca, neredeyse bütün çocuklarını elinden kaçırıyor. Sonunda aile içi körlük o dereceye varıyor ki, uyuşturucu batağının en dibine saplanan oğul bile farkedilemiyor. Farkedildiği zaman da zaten çok geç; cenaze törenine katılmaktan başka elden bir şey gelmiyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünürde herşeyin mükemmel gittiği tablonun tek samimi öğesi olan Zac ise, kaptansız ve kılavuzsuz bir şekilde, deneme-yanılma yöntemiyle, kendini inkar etmeden yaşamanın yolunu bulmaya çalışıyor. İç dünyasına ait karmaşık duygularla çelişürken, bir yandan da anne-baba baskısıyla "herkes gibi" olmaya çabalayan Zac, filmin bir sahnesinde medyumdan yardım ister. "Ne olur ben de herkes gibi olmak istiyorum"… Medyumdan gelen yanıt: "Tanrıya şükretmelisin ki, sen herkes gibi değilsin ve olmayacaksın".  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailenin dördüncü oğlu Zac ve onun ailesiyle olan ilişkisinden hareket etmekle birlikte, Crazy/Çılgın filminde, aile içi eğitim, büyüme çağı sorunları, cinsel tercihler, aile içi iletişim kurma yolları ve iletişimsizliğin nedenleri gibi o kadar fazla yan hikaye var ki, filmin doyuruculuğuna hayran kalmamak imkansız. Aile değerlerini yüceltilirken gerçekçi bakışı da elden bırakmayan "Çılgın", anne babaların çocuklarına verdiği eğitimin kimi zaman nasıl iyiniyetli hatalara yol açtığını çarpıcı bir dille anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyimser tonu elden bırakmayarak "birbirimizi gerçekten sevmenin yolu farklılıkları zenginlik kabul etmekten geçer" mesajıyla sözünü noktalayan film pek çok sahnesiyle ve de müzikleriyle yeniden izlenmeyi hakediyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6181198032698761911?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6181198032698761911/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6181198032698761911' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6181198032698761911'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6181198032698761911'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/08/lgn-ya-da-aile-ii-krlk-zerine.html' title='&quot;Çılgın&quot; ya da Aile İçi Körlük Üzerine'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6683286330692476738</id><published>2007-08-18T12:37:00.000-07:00</published><updated>2007-08-18T12:40:42.871-07:00</updated><title type='text'>Tarantino'nun Bir Meselesi Var mı?</title><content type='html'>Ekonomi küreselleşir de, kültür geri kalır mı? Herkesi kucaklayan ve ortalama beğeniye seslenmesine özen gösterilen "ürünler" herşeyin üstüne çıkınca, algı ve yorumdaki kriterler de değişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın hızla akan ritmine ayak uydurmak için, daha çok ve daha çabuk tüketmekten başka yol bulunamadı. Yaşadığımız süreç artık neredeyse tamamen "fast food/ayaküstü yemek ve içi boşaltılmış bir pop kültürden" ibaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç aylığına "ortalığı sarsan" pop şarkıları ve şarkıcıları, kendi kült tarzını yarattığını iddia eden ama iki film sonrası adı bile hatırlanmayan yönetmenler, her kitap öncesi bir sansasyonla gündeme gelip, edebiyatı paparazzi sosuyla kirletenler ve daha niceleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quentin Tarantino sineması bu sürecin başlarına denk gelir. Çizgi roman mantığı ve içerik özentili senaryo kurgusuyla yaptığı filmler, kazandığı hayran kitlesinin etkisiyle hep varolanın ötesinde bir anlam bulma arayışı ile değerlendirildi. Örneğin, "benzersiz bir eser" diye takdim edilen "Ucuz Roman"da övgüye değer ne bulunduğu, benim için bugün bile bir muammadır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarantino'nun son filmi "Death Proof-Ölüm Geçirmez" Cannes film festivali programında da yeralmıştı; ancak doğrusunu söylemek gerekirse, değil Cannes daha 100 tane festivale katılsa, katıksız Tarantino hayranlarından başkasını mutlu etme şansı yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ölüm Geçirmez"de yeni birşey yok, diğer bütün Tarantino filmlerinin mirasını devam ettiriyor; yani şiddetle yoğrulan yapay bir gerçeklik, boş konuşmalarla dolu sahneler ve ayak fetişi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bu filmi izlerken, Tarantino'nun "otoyol katili" fikrini çok sempatik bulup, adeta üzerine filmi inşa ettiği duygusuna kapılmak mümkün. Araba takip sahneleri, çarpışma fantezisi ve üzerine sos olarak klasik intikam formülleri… İntikam alanların erkek değil kadın olması bu gerçeği değiştirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar sözde 1970li yılların ucuz filmlerine gönderme olsun diye yapılmış. Bence asıl bu filmin kendisi, kalite anlamında epey ucuz bir örnek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusunu söylemek gerekirse, "Rezervuar Köpekleri"nden bu yana Tarantino sinemasıyla bir türlü anlaşamadım."Kill Bill" serisi dahil, çizgi roman mantığı ve estetiği eşliğinde şiddetin eğlencelik malzeme olarak sunulması ve yüceltilmesi neden iyi bir yönetmen olmaya yetmektedir, bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak "Ucuz Roman" filmine tapan, "Kill Bill" serisini döne döne izleyen bir hayran kitlesinin varlığını da biliyorum. Bu nedenle, "Ölüm Geçirmez" filmine koşacaklara iyi seyirler dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bu filmin devamı da sinemalara geldi. Hani biri az geldiyse, diğeri var:  Tarantino'nun "kankası" Roberto Rodriguez'in çektiği "Planet Teror-Terör Gezegeni" Ölüm Geçirmez'in ikinci ve son bölümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu siz istediniz doğrusu: Kill Bill-1 ve Kill Bill-2 derken, Tarantino da senaryodaki kahramanları parçaladığı yetmezmiş gibi, filmleri de parçalamayı adet edindi!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6683286330692476738?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6683286330692476738/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6683286330692476738' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6683286330692476738'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6683286330692476738'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/08/tarantinonun-bir-meselesi-var-m.html' title='Tarantino&apos;nun Bir Meselesi Var mı?'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8594303998341892645</id><published>2007-04-28T10:27:00.000-07:00</published><updated>2007-04-28T10:33:17.540-07:00</updated><title type='text'>Hırsları Yeteneklerinden Önde Koşanlar</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Hırs ve Yetenek Birarada Olmayınca&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jennifer Lopez ile Hülya Avşar ruh ikizi olabilir mi?  Nasıl olsa her ikisi de sinemada benzersiz fırsatlara erişip, hepsini bir güzel mahvetmeyi başarabilen isimler.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılık herşeyden önce yaratıcı zeka işidir ve hırslı olmak da son derece anlaşılabilir, hatta bir gerekliliktir.  Bütün mesele hırsı dengeleyecek ölçüde yetenek ve zekanın olup olmaması.  Tıpkı diğer ülkeler gibi (Jennifer Lopez film çevirmeye devam ediyor unutmayalım) Türkiye de adı konulmamış bir girdabın içinde:  Kurnaz olmakla zeki olmak birbirine karıştırılmış; ihtirası yeteneğinin fersah fersah önüne geçenler başarılı kabul edilmiş durumda.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik Türk müziğinin en güzel şarkılarından biridir “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin”.  Bu kez bir filme ilham kaynağı olmuş; üstelik senaryonun temeli klasik Türk müziğine yeniden hayat kazandırmak gibi bir misyon üzerine kurulmuş.  Birlikte müzik eğitimi aldıkları yılları unutamayan beş kafadar -- Müjdat Gezen, Savaş Dinçel, Mustafa Alabora, Volkan Severcan ve Osman Yağmurdereli— “bir dönemin benzersiz Türk sanat müziği yorumcusu” Hülya Avşar’la beraber, bir tür “Cazcı Kardeşler/Blues Brothers” ruhuyla artık nostaljiye dönüşen müzik aşklarını yeniden canlandırma planı yapıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik kendimiz çalalım kendimiz oynayalım şeklinde değil; Türkiye’ye gelecek pop star Madonna’nın konserini basıp, klasik Türk müziğini dünyaya duyurmak gibi militanca bir eylemle.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir İhtimal Daha Var”da senaryo ve oyunculuk nereden tutsanız, oradan döküldüğü için ne kadar hoşgörü göstermeye çalışsam da fayda etmedi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o an aklıma yalnızca Jennifer Lopez geldi.  Onun filmleri için genellikle yapılan yorumların buluşma noktası “dümdüz, ruhsuz bir gösteri” cümlesidir.  Hani neredeyse Hülya Avşar’ın filmleri için söylenmiş.  Film kariyerine bakınca kağıt üzerinde Kutluğ Ataman’dan İrfan Tözüm ve Sinan Çetin’e uzanan öyle bir liste çıkıyor ki inanılmaz.  Ama “ilaç için” sinemamızın yüzakı, hafızalardan silinmeyen bir tane film bulamazsınız.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jennifer Lopez farklı mı sanki: Richard Gere, Ralph Fiennes ve Jane Fonda gibi en iyi oyuncularla eşleşip, onların sinema kariyerlerine birer kötü film eklemeyi başardı.  Michael Apted gibi bir yönetmen bile ondaki “karakter ruhunu başlamadan yoketme” kapasitesini değiştiremedi.  Hırs küpü yetenek böyle birşey işte!  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, bir kez daha popülerliğin karakter oyunculuğuna feda edildiği, sinemanın kendi ayağına ateş edercesine “oynayamama” halini görmezden geldiği bir başka örnekle karşı karşıyayız.  Maalesef, basitlik ve sığlığın küresel kültürsüzlük fenomenine dönüştüğü günümüzde sayısız Hülya Avşarlar, J-Lo ve diğerleri, daha nice yönetmene kötü filmler sunmayı başaracak, ama hemen her sanat dalının ustası olarak muamele görmeye de devam edecek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8594303998341892645?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8594303998341892645/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8594303998341892645' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8594303998341892645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8594303998341892645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/04/hrslar-yeteneklerinden-nde-koanlar.html' title='Hırsları Yeteneklerinden Önde Koşanlar'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-4778452100342078367</id><published>2007-04-28T10:23:00.000-07:00</published><updated>2007-04-28T10:26:46.327-07:00</updated><title type='text'>Gençken Yaşlanmak</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Gençler Neden Yaşlılığa Özenir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hello" ya da "Hafta Sonu" gibi bir dergide gördüm.  Hülya Koçyiğit, kızı ve torunu, yani üç kuşak birlikte poz vermiş.  Hülya Koçyiğit yaşının olgunluğu ve zerafeti içinde, kızı Gülşah yine öyle.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak torun Neslişah’ta insanın gözüne batan bir durum var.  En fazla 18 yaşında olmasına rağmen neredeyse annesinden yaşlı duruyor.  Abartılı makyaj, her nedense yukarıya dikilen kaşlar ve boyalı yapay saçıyla gençliğinin getirdiği duru güzellikle bir problemi varmış havasında.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keza geçenlerde de Yeşim Salkım ve kızı Gizem’in beraber resimleri çıktı gazetelerde.  Annenin genç durmaya çabalamasından çok, kızın annesi kadar yaşlı durması daha ilginçti doğrusu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 yaşında dupduru bir güzellik neden 45 gibi olmak ister acaba? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnsanoğlu enteresan bir varlık.  Gençken gençliğinin kıymetini hiç bilmez, iş işten geçince de paralar harcayarak genç haline benzemeye çalışır.  Hayatı erkenden yaşamaya kalkmamak gerek, çünkü sonrasında hayat öyle bir pişman ediyor ki adamı...&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-4778452100342078367?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/4778452100342078367/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=4778452100342078367' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4778452100342078367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/4778452100342078367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/04/genken-yalanmak.html' title='Gençken Yaşlanmak'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-5254199244466454703</id><published>2007-04-28T10:15:00.000-07:00</published><updated>2007-04-28T10:23:40.768-07:00</updated><title type='text'>Apokalipto: Hem Sinir Ol, Hem İzle</title><content type='html'>&lt;strong&gt;“Apokalipto” Sinir Ediyor Ama Kayıtsız da Kalınamıyor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karışık duygularla boğuşmaya hazırsanız “Apokalipto” filmini de izleyebilirsiniz demektir. Ben şöyle bir deneyim yaşadım: hem ana temanın ele alınış biçimine sinir oldum, hem de nereye varacağını merak ederek sonuna kadar izledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mel Gibson dördüncü kez oturduğu yönetmenlik koltuğunda aslında son derece zorlu bir işe kalkışmış. Yalnızca tarihsel kaynaklarda varolan bir konuya dayanarak Maya uygarlığının sona erişini anlatıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astrolojiden matematiğe ve sanata kadar pek çok alanda ilerlemiş olan yeryüzünün en görkemli ve en uzun süreli uygarlıklarından birini anlatmak, üstelik bunu sadece tarihte kalmış bir dili kullanarak yapmak, (filmdeki oyuncuların hepsi  Maya dili konuşuyor) doğrusu cesaret ve adamakıllı bir araştırma ister.  Maya dilini kayıtlara geçirmek ve bugün varolmayan bir dilin fonetiğini oyunculara öğretmek çabasına da şapka çıkartılır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maya kabilelerinin günlük hayatlarından kesitlerle başlayan film, kabileler arası çatışmalar yüzünden –ki burada ciddi biçimde alt sınıf/üst sınıf, yöneten/yönetilen ikilemi mevcut- koskoca bir uygarlığın çöktüğü sonucuna varıyor.  Mayalar, İspanyol sömürgecilerin kıtaya ayak basmasıyla yeni bir döneme geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihte kalmış bir uygarlığın beyazperdeye aktarılması önemli bir şey.  Mel Gibson sinemasında aksayan bir yön de yok; görüntü, kadraj ve oyuncu yönetimi mükemmel.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak konuların ele alınış biçiminde, yani yaklaşım ve içerikte sorun var.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihçilerin bugün bile nasıl ve neden sona erdiğine ilişkin ortak bir görüş ortaya koyamadığı Maya uygarlığı hakkında Mel Gibson son derece net bir tavır sergiliyor.  Ona göre bu uygarlık kendi iç çekişmeleri yüzünden çökmüş.  O halde kıtaya gelen İspanyol istilacılar da “medeniyet getirmiş” oluyor.  Hoşgeldin ikiyüzlülük!  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesine tartışmalı tavrın yanı sıra Mel Gibson sinemasının şiddetle garip ve birebir ilişkisi var.  Tıpkı “İsa’nın Çilesi” filmindeki gibi kan gövdeyi götürüyor; pek çok sahnede şiddetin dozu neredeyse pornografik bir çizgiye kayıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün başına dönersek, anlatım şekli ve yaklaşıma kızmakla beraber, Maya uygarlığını anlatmak gibi zorlu bir işe kalkışan “Apokalipto” kendini merak ettiriyor.  Filmi bir çeşit aşk ve nefret ilişkisi içinde izlemek mümkün.  Ama kan gölünden hoşlanmayanlara önerim, Maya uygarlığı ile ilgili kaynakları araştırıp okumaları.  2012 yılında sona eren Maya takvimini de hatırlarsak, şunun şurasında ne kaldı ki!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-5254199244466454703?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/5254199244466454703/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=5254199244466454703' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5254199244466454703'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/5254199244466454703'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/04/apokalipto-hem-sinir-ol-hem-izle.html' title='Apokalipto: Hem Sinir Ol, Hem İzle'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-587193048002688006</id><published>2007-04-28T10:04:00.000-07:00</published><updated>2007-04-28T10:11:19.615-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gösterimde Olanlar'/><title type='text'>KÜÇÜK GÜNIŞIĞIM &amp; BEETHOVEN'I ANLAMAK</title><content type='html'>Günışığı Uğruna Ailecek Yollarda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle bir aile ortamı düşünün:  Hayatını mesleki başarısı ile özdeşleştirip, insana ait herşeyi katı gerçekçilikle açıklamaya çalışan bir baba; yalnızca Nietzche okumakla kalmayıp, onun felsefesini de kendisine uyarlayarak suskunluk yemini etmiş bir delikanlı; esrar kullanmaktan çekinmeyen ve “ne kadar çok kadınla yatarsan, hayatın tadını o derece çıkartırsın” diyen bir büyükbaba; aklını fikrini uzak bir eyalette yapılacak Küçük Günışığı güzellik yarışmasına katılmakla bozmuş olan evin küçük kızı Olive ve epey karmaşık duran bu karakter trafiğini yönetmeye çalışan anne.  Elbette filmdeki anne figürü, sadece burada değil bütün toplumlarda gözlenebilecek ortak bir paydayı simgeliyor: Hayatla boğuşan, sorumluluk almaktan kaçmayan ve sürekli sorun çözücü konumda olmaktan bir türlü kendisine sıranın gelemediği bir anne; ya da annelerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son anda bu tabloya çarpıcı akademik kariyerine rağmen özel hayatını düzene sokmayı başaramamış annenin erkek kardeşi de katılıyor ve küçük kızın güzellik yarışması idealinde kenetlenen tüm aile yollara düşüyor.  Amerika’nın bir ucundan diğerine altı üstü dökülen bir minibüsle gitmeye kalkmak doğal olarak pahalıya patlıyor.  Sadece maddi değil, hatta daha fazlasıyla manevi anlamda.  Herkes eteğindeki taşları döküyor yol boyu.  Halının altına saklanmış bütün “tozlar” havaya savruluveriyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela “Yengeç Sepeti” isimli bir Türk filmi vardı.  Bize ait karakterleri bir aile ortamında buluşturup, yıllar yılı saklanmış, dile getirilmemiş aile sorunlarını deşmeye çalışıyordu; ancak herşey o kadar klişe, o kadar şablon duruyordu ki, oyuncular bile nerdeyse inanmadan oynuyordu.  “Küçük Günışığım” filminin bütün güzelliği, sade ama son derece derin bir içeriğe yaslanıp, bunu da samimiyetle anlatması.  Karakter odaklı filmlerde gözlenen genel problemler burada yok.  Tam tersine her bir karakteri anlıyor, onun dünyasına girip seyirci olarak siz de yolboyu gidiyorsunuz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Küçük Günışığım” kaliteli film yapmanın büyük bütçe gerektirmediğinin canlı bir örneği.  Yeter ki iyi bir senaryo ve samimi sinema duygunuz olsun.  Büyükbaba rolünde Alan Arkin’e en iyi yardımcı oyuncu Oscar’ı getiren “Küçük Günışığım” haftanın en iyilerinden, bu filmi ve tüm karakterleri filmden sonra bile unutamak mümkün değil.&lt;br /&gt;------------------------------------------------ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Copying Beethoven:  Sanatçının Yaratıcılık Meseleleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir filmi tavsiye etmenin sıkıntıları olur zaman zaman.  Defalarca izlediğiniz bir filmi başkalarıyla paylaşmak ister, ama film yorumu niyetine “sıkıldık” veya “yarısında çıktık” gibi şikayetler dinleyebilirsiniz. “Beethoven’ı Anlamak” asla böyle bir kategoriye girmiyor, ama klasik müzik sevenlerin ve tarihsel dönem dramalarına ilgi duyanların özellikle kaçırmaması gereken bir film olduğunu vurgulamak istiyorum.  Doğru filmi doğru adrese göndermek adına.  Beethoven’ın kulaklarının hiç duymadığı son dönemleri ve 9. Senfoninin yaratılış süreci üzerine yapılmış mükemmel bir film.  Dev bir sanatçının yanıbaşında olmak ve onun gel-gitleriyle dolu hayatını paylaşmak nasıl bir duygudur derseniz, cevabı Ed Harris (Beethoven) ve Diane Krueger’in oynadığı genç besteci Anna karakterinde.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-587193048002688006?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/587193048002688006/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=587193048002688006' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/587193048002688006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/587193048002688006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/04/kk-gniiim-beethoveni-anlamak.html' title='KÜÇÜK GÜNIŞIĞIM &amp; BEETHOVEN&apos;I ANLAMAK'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-8299829032355888506</id><published>2007-04-19T10:51:00.000-07:00</published><updated>2007-04-19T10:54:23.178-07:00</updated><title type='text'>KARA KİTAP &amp; FESTİVAL NOTLARI</title><content type='html'>Savaş ve Ruh Kirliliği: Kara Kitap&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naziler, İkinci Dünya Savaşı, Yahudi soykırımı...  Yaşanan acılar bireysel ve toplumsal boyutuyla edebiyatta ve sinemada sayısız kez işlendi.  Bu nedenle Nazi dönemiyle ilgili bir filme gitmeden önce "artık söylenecek ne kaldı" diye vazgeçme eğiliminde olmanız gayet normal.  İtiraf edeyim, ben de "Kara Kitap/Zwartboek" filminin ilk görüntüleri beyazperdeye yansıyana kadar, benzer duygular içindeydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen Paul Verhoeven’in Hollywood dönemi sonrası (Temel İçgüdü, Robocop, Hollow Man) anavatanı Hollanda'ya dönüşünü simgeleyen "Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşına ilişkin acıların ne kadar ifade edilse de sona ermiş sayılmayacağını hatırlatıyor.  Daha da önemlisi, savaş ya da ırk ayrımcılığı gibi bir vahşeti sadece siyah ve beyaz tonlarla resmetmeyip, sakin ama son derece tutarlı bir biçimde, savaşın bir kirlilik gibi insanlara nüfuz etmesine odaklanıyor.  İnsanların birbirine çektirdiği acıları ille de belli bir dönem, ya da “kötü politikayla” sınırlamayan “Kara Kitap” mutlak iyiler ve mutlak kötüler kolaycılığına sapmadan, herkesin ruh kirliliğinden nasibini aldığı bir büyük resim sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya Savaşının son ayları ve Hollanda'nın Alman işgali altındaki dönemi.  Naziler gemi azıya almış biçimde Yahudi soykırımına devam ediyor.  Nazi subayları acımasız, ama Hollanda'da yaşayan Yahudileri koruyanlar da sanıldığı gibi masum değil.  Varlıklı Yahudileri Belçika'ya kaçırma planı sırasında, gerek Hollandalıların gerekse Yahudilerin savaş ve insanların acıları üzerinden ticaret yaptığını anlıyoruz.  Eski bir kabare şarkıcısı yahudi Rachel'in hayat öyküsünün izlerinden çıkan sonuç, savaş denilen barbarlığın kendisi yokedilmediği müddetçe, kimse ne tam iyi, ne tam kötüdür.  Rachel'in hayatına giren insanlar da bunun birer simgesi.  Bazen bir Nazi subayı merhametli çıkıyor, kimi zaman da bir Yahudi dost görünen düşman.  Savaş sona erdiğinde ise Avrupalıların linç kültürüne yakınlığı bir başka olgu.   Kısacası bu filmi savaş yıllarında geçen bir casusluk hikayesi diye hafife almak büyük haksızlık olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kara Kitap" çarpıcı bir finalle noktalıyor sözünü:  Tarifsiz acılardan geçip, ailesini katliama kurban verdikten sonra hayatta kalmayı başaran ve yaşamını İsrail'de sürdüren Rachel'in günümüzdeki hali pek içaçıcı değil.  Bu kez de İsrail-Filistin savaşı nedeniyle askeri teyakkuz havasının kirliliğini solumak zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kara Kitap" İkinci Dünya Savaşından yola çıkarak, genel anlamda savaş ve insanın insana yaşattığı acılar üzerine yapılmış son derece tutarlı bir film.  Sinemasal anlamda ise bu yılın kesinlikle en iyilerinden biri.&lt;br /&gt;-------------------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;Festival Notları&lt;br /&gt;Ankara’da festival rüzgarları esmeye başladı.  Maddi sıkıntıların aşılması ve geçen yıllara göre daha geniş çaplı bir destekle 18. kez düzenlenebilmesi çok sevindirici.  Program seçimi de son derece başarılı.  Kısa filmlerle verilen özel önem Ankara film festivaline bir ayrıcalık katıyor.  “Cehennemin İçinden: Dünya Savaşıyor” ve “Arte” (Fransız ve Alman) filmlerine özellikle dikkat çekmek isterim.  Gelelim festival açılış gecesinden bazı notlara:&lt;br /&gt;Limak: Festivalin başlıca destekçilerinden biri ve elbette övgüye değer bir durum.  Ancak bu sene icat edilen “isim sponsorluğu” firmanın ve Ankara festivalinin saygınlığına yakışmıyor.  “Limak Ankara Festivali” gibi hiç şık olmayan bir görüntü yaratılmış.  Keşke “festival ana sponsoru” ya da buna benzer bir kavramla yetinip, biraz mütevazı olunsaydı.&lt;br /&gt;Tamer Karadağlı: Mahmut Tali Öngören ismini ısrarla “Taali” diye uzatarak okuma başarısını gösterdiği için kutluyoruz.  Demekki bir prova yapmak şarttı.  Tabii aynı durum, yani prova gerekliliği Elif Dağdeviren için de geçerli.&lt;br /&gt;Kadir İnanır:  Otel lobisinde vakit geçirmek yerine, herkesle birlikte törene gelmek neden bu kadar zordur?  Tören başladıktan yarım saat sonra gelip, sahnenin önünü tıkamak, üstelik sessizce oturmayıp, bir de basına poz vermek sinemaya saygı ifadesi midir?&lt;br /&gt;Farabi Salonu: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu tören için mükemmel bir seçimdi.  Sahne düzeni ve salonun mimari estetiği festivale yaraşır bir tablo sundu.  Emeği geçen herkesi kutluyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-8299829032355888506?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/8299829032355888506/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=8299829032355888506' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8299829032355888506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/8299829032355888506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/04/kara-kitap-festival-notlari.html' title='KARA KİTAP &amp; FESTİVAL NOTLARI'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3080359090037053459.post-6637333290897330123</id><published>2007-04-19T10:13:00.000-07:00</published><updated>2007-04-19T10:19:33.833-07:00</updated><title type='text'>Paris ve Ankara; Sinemalarda Bozuk Görüntüler</title><content type='html'>Paris'i Seviyoruz; Peki Ankara'yı Ne Yapalım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konusu Paris'te geçen sayısız film vardır, ama Paris'in bir kent olarak başrolü oynaması ilk kez oluyor. "Paris Seni Seviyorum/Paris je t'aime" pek çok açıdan kaçırılmaması gereken bir film.  Kent hakkında azıcık bir bilgisi olanların bile bu filmden sonra Paris'e hayranlık duymaması olanaksız.  Üstelik filmin yönetmen kadrosu (tam 21 yönetmen) adeta bir Birleşmiş Milletler resmi geçidi.  Fransızı, İspanyolu, Amerikalısı sırf Paris uğruna güç ve duygularını birleştirmiş, her yönetmen kentin bir semtini (Fransızca "arrondissement") kendi istediği biçimde anlatmış.  Her biri yaklaşık 10 dakika süren bölümlerde Quartier des Enfants Rouges, Quartier Latin, Bastille, Pere-Lachaise, Faubourg Saint-Denis, Le Marais de dahil olmak üzere, Paris'in hemen hemen bütün semtlerinde geçen farklı öyküler izliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa filmcilere ise özel bir not düşmek isterim.  Aralarında Gus Van Sant, Tom Tykwer, Coen kardeşler, Wes Craven, Alexander Payne, Walter Salles gibi isimlerin yeraldığı yönetmeler listesi bu filmi görmek için yeter de artar bile.  Ancak kısa filmciler daha bir dikkatli izlesinler, çünkü her bölüm bir kısa film başyapıtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmdeki kısa öykülerde Paris bütün ihtişamı ile başrolde; kentin meydanları, mimari zerafeti, gezmesi keyifli sokakları, ışıltılı gece hayatı, kısaca muhteşem bir kent kültürü her sahnede belirginleşiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Paris Seni Seviyorum" filmini Ankara'da izlemek, ister istemez bir takım çağrışımlara yol açıyor.  Paris'i anlatmak için dünyanın dört bir tarafından yönetmenlerin seferber olup soluğu Fransa'da aldığını görünce, acaba aynı şeyi başkentimiz için dileyebilir miyiz?  Daha doğrusu dileriz de, acaba gerçekleştirebilir miyiz?  Çağıralım bütün bu yönetmenleri ve içinden Ankara'nın geçtiği kısa filmler çekmelerini isteyelim.  Yayaların varolmadığı varsayımı ile tasarlanan yolları ve trafik düzeni, birer ikişer yokedilen meydan kültürü --meydanlar bir şehir kimliğinin olmazsa olmazıdır-- ve sirk getirmenin sanatsal etkinlik olarak kabul edildiği bir kentin filmi yapılabilir mi?  Yine de haksızlık etmeyelim, mesela "İçinden Otoban Geçen Şehir" isimli bir kısa film pekala yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------------------&lt;br /&gt;Ankara Sinemalarının Projeksiyon Sorunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmleri izlerken ille de belli bir sinema salonuna bağlı kalmak yerine, her seferinde farklı bir sinemayı kullanmak hoşuma gidiyor.  Gerçi "İskoçya'nın Son Kralı" gibi sadece bir tek sinemada gösterilen filmler sözkonusu olunca seçim yapma gibi bir şansınız olmuyor, ama bu yazının konusu filmleri temiz bir görüntü ve sinemaya yaraşır bir ses düzeni ile izleme üzerine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin en temeliyle ilgili olarak bir problem olduğu kesin.  Son zamanlarda izlediğim hemen her filmde projeksiyonla ilgili bir sorun yaşamaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster Ata On, ister Kavaklıdere ister Bilkent, Ankamall veya diğerleri hiç farketmiyor.  Reklam ve gelecek program tanıtımlarından sonra, esas filme girerken mutlaka bir süreliğine beyazperde formatı ve lens odaklanması başta olmak üzere bir kargaşa yaşanıyor.  Filmi netlik ayarı bozuk bir halde, hatta kimi zaman da formatlanmamış olarak izlemek durumunda kalıyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses konusu ise bir başka mesele.  Stereo olarak başlayıp, 2-3 dakika sonra dolby olduğunu farkeden epey film izlemişliğim var!  Benzer durum 10 dakika aradan sonra da yaşanabiliyor.  Sözün kısası sinema işletmecileri projeksiyon konusuna, başta makinelerin düzenli bakımı ve personel eğitimi dahil olmak üzere ciddi bir el atsalar iyi olacak, çünkü son zamanlarda sık sık tekrarlanmaya başladı.  Böyle temel konuların bile problem olmaya başlaması sinema keyfine ve "sinema sinemada izlenir" anlayışına ciddi zarar verebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3080359090037053459-6637333290897330123?l=haldunarmagan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/feeds/6637333290897330123/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3080359090037053459&amp;postID=6637333290897330123' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6637333290897330123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3080359090037053459/posts/default/6637333290897330123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://haldunarmagan.blogspot.com/2007/04/paris-ve-ankara-sinemalarda-bozuk.html' title='Paris ve Ankara; Sinemalarda Bozuk Görüntüler'/><author><name>Haldun Armağan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10447616758001120502</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0NFIkp3pYnI/SiIkmgvsOeI/AAAAAAAAAAM/FyoMhB-q3eY/S220/2008_011907-08Resimler0215.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
